Simana'nın Günlükleri

Simana’nın Günlükleri – 27 – Irkıl Ata

Kayçı burada sustu.Uzun bir sessizlik oldu.

Ateşin çıtırtısı dışında hiçbir şey duyulmuyordu artık. Sanki gökte ki ay bile yaklaşmış, anlatının devamını bekliyordu. Kayçı, topşurun tellerine yavaşça dokundu; çıkan ses bu kez öncekilerden farklıydı. Daha ince, daha gergin… Bir ipin kopmadan hemen önce çıkardığı sese benziyordu.

Sonra kayçı başını kaldırdı.

“Irkıl’ın adı büyüdükçe” dedi, “Gök onu işitmeye başladı.”

Bu sırada yel, ateşin üstünden geçti. Alevler kısa bir an eğildi.

“Dokuzuncu katın beyazlığında oturan Ürüng Ayığ Toyon, insanların dilinden aynı adı duymaya başladı.
Bir çocuk iyileşse Irkıl derlerdi.
Bir ölü nefes alsa Irkıl derlerdi.
Bir kadın karanlık rüyadan kurtulsa Irkıl derlerdi.
Ve zamanla…”

Kayçı burada gözlerini kıstı.

“…Bazı insanlar, göğün adını unutup yalnızca onun adını anmaya başladı.”

Obadaki yaşlılardan biri fark etmeden başını eğdi.

Kayçı devam etti:

“Ve bir gece…”

Topşurun sesi derinleşti.

“…Göğün yolları açıldı.”

Derler ki Irkıl, davulunun başında otururken ateş birden maviye döndü. Çadırın içindeki gölgeler uzadı. Sonra göğün katlarından inen beyaz bir ışık, Irkıl’ın çadırını baştan aşağı doldurdu. İnsanlar dışarıdan baktığında, keçenin ardından geçen gölgelerin insan gölgesi olmadığını gördü; çünkü bazı gölgelerin başı boynuzluydu, bazılarının omuzlarından kanatlar sarkıyordu.

Ve o gece, Ürüng Ayığ Toyon, Irkıl’ı huzuruna çağırdı.

Kayçının sesi burada alçaldı.

“Derler ki Irkıl, göğün katlarını davuluyla çıktı. Birinci katı geçti. İkinci katı geçti. Yıldızların arasından yürüdü.
Süt-Ak-Köl’ün ışığı omuzlarına vurdu. Ve sonunda, beyazlığın içindeki tahtın önüne vardı.”

Topşurun telleri sustu.Kayçı artık neredeyse fısıldıyordu.

“Ürüng Ayığ Toyon ona baktı.”

Uzun bir sessizlik…

“Ve dedi ki:‘Ey kam…Bu gücü sana kim verdi?’”

Ateşin başındaki çocuklar kıpırdamadan oturuyordu artık.

Kayçı, Irkıl’ın cevabını söylemeden önce gözlerini kapadı.Sonra boğazının en derin yerinden gelen o karanlık sesle konuştu:

“Irkıl başını kaldırdı.Ve dedi ki…”

Topşurun tellerine sertçe vurdu.

“‘Ben hiçbir yüce güç tanımam.’”

Ateş bir anda çıtırdadı.

“‘Ne yapıyorsam… Kendi gücümle yapıyorum.Ben ki yerin ve göğün sırrını çözen Irkıl’ım! Benim gücüm ulu yaratıcılara eşittir, ölüm bile benden korkar!”

O an, sanki gece küçüldü.Ve kayçı, sesi neredeyse duyulmayacak kadar alçaltarak son cümleyi söyledi:

“İşte o söz söylendiğinde… Göğün sessizliği değişti.”

Kayçının ağzından çıkan son söz ateşin üstünde hala titreşirken, oba halkı nefesini tuttu. Topşurun telleri kendi kendine titrer gibi ince bir uğultu çıkardı. Kayçı başını eğdi. Sonra, sesi bu kez çok daha derinden gelerek konuşmaya başladı:

“Ve Irkıl o sözü söylediğinde… Göğün beyazlığı karardı.”

Rüzgar bir anda yön değiştirdi. Ateşin alevi yere doğru eğildi.Ay,bir bulutun arkasına saklandı. Çocuklardan biri korkuyla annesinin koluna sarıldı. Çünkü kayçının sesi artık bir destan anlatmıyor, sanki o anı yeniden yaşatıyordu.

“Ürüng Ayığ Toyon’un bakışı değişti. Dokuz kat göğün sessizliği ağırlaştı. Yıldızlar yerinden kıpırdamadı. Ama ışıkları söndü.”

Kayçı burada topşurun tellerine sertçe vurdu.

Bir uğultu yükseldi.

“Ve sonra…”

Sesini alçalttı.

“…Gök yarıldı.”

O anda obadaki ateş ansızın yükseldi; ormanın derinliklerinden gelen sesler yeniden başladı.Sanki anlatılan destan, gecenin içine sızmaya başlamıştı.

“Yıldırımlar, demir kamçılar gibi yeryüzünü dövdü.
Dağların içi gürledi.
Sular geri çekildi.
Kurtlar ulumayı bıraktı.
Atlar diz çöktü.”

Kayçının sesi ağırlaştıkça, ateşin çevresindeki insanların yüzleri de değişiyordu artık. Çünkü anlatılan öfke, insan öfkesi değildi; düzenin kendi yarasına verdiği cevaptı.

“Ürüng Ayığ Toyon dedi ki:
‘İnsana yol verilir… Ama insan kendini yol sanırsa, gök onu taşımayı bırakır.’”

Ve sonra Irkıl’ın çevresinde ateş yükseldi.

Bu ateş, kuru odunun ateşine benzemiyordu. Rengi yoktu; bazen mavi, bazen beyaz, bazen de insan gözünün adını koyamadığı bir karanlık gibi görünüyordu. Alevler Irkıl’ın bedenini sardığında, insanlar onun bağırmasını bekledi.Ama Irkıl bağırmadı.

Kayçı burada uzun süre sustu. Sonra yavaşça konuştu:

“Çünkü bazı ateşler bedene dokunmaz…
İnsanın içindeki fazlalığı yakar.”

Topşurun telleri derinden titredi.

“Irkıl’ın kemikleri çıtırdamadı.
Eti kül olmadı.
Ama adı parçalandı.”

Kayçı gözlerini ateşe dikti.

“Ve o ateşin ne olduğu hiçbir zaman tam bilinmedi.”

Sesi artık neredeyse fısıltıya dönmüştü.

“Kimi der ki onu Ürüng Ayığ Toyon yaktı.
Kimi der ki Irkıl’ı yakan, kendi içindeki kibirdi.”

Kayçı burada sustu.

Uzun süre konuşmadı. Yalnızca topşurun tellerine, sanki çok uzak bir yerden gelen sesi dinliyormuş gibi yavaşça dokundu. Ateşin üstünden yükselen kıvılcımlar geceye karışıyor, rüzgar onları çadırların üstünden geçirip karanlığa taşıyordu. Sonra kayçı başını kaldırdı; gözlerinde, az önce anlattığı yangının hala sürdüğü hissediliyordu.

“Fakat…” dedi. “Ateş, Irkıl’ı yok edemedi.”

Topşurun telleri derinden inledi.

“O ulu ateşten sıçrayan her kıvılcım, dünyanın başka bir yerine düştü. Kimi yüksek dağların yalnız yamacına savruldu, kimi sisli nehirlerin kıyısına, kimi de henüz doğmamış çocukların kaderine…”

Kayçı konuşurken sesi yavaşladı; sanki anlattığı şeyi geceye işliyordu.

“Ve kıvılcım nereye düştüyse, orada yeni bir kam uyandı.”

Derler ki bir çocuk, günlerce ateşe bakıp kimseyle konuşmadıysa…
Bir genç kız, rüyasında göğün katlarını görüp sabah olduğunda eski dilde bilmediği sözler söylediyse…
Bir avcı, ormanda yürürken ağaçların içinden gelen sesi işitmeye başladıysa,insanlar başlarını eğip fısıldardı: ‘Irkıl’ın kıvılcımı değmiş.’

Kayçı, topşurun gövdesine avucuyla hafifçe vurdu.

“İşte bu yüzden,” dedi, “Dünyadaki bütün kamlar aynı ateşin çocuklarıdır.”

Ateş çıtırdadı.

“Kimisi davulunu bir ağacın gölgesinde eline aldı.
Kimisi ilk kay’ını bir nehir kıyısında söyledi.
Kimisinin ruhunu dağ iyesi çağırdı.
Kimisini ise gece yarısı bir tilki yürüyüp götürdü.”

Simana’nın bakışları hafifçe değişti.

Kayçı bunu görmüş gibi başını ona çevirmeden konuşmayı sürdürdü:

“Irkıl Ata’nın bedeni ateşte dağıldı.
Ama ruhu… Göğün ve yerin arasındaki o büyük köprüde kaldı.”

Topşurun sesi bu kez çok ince çıktı.

“Şimdi o, bütün kamların atasıdır.
Yolunu kaybeden kamlara bazen bir hayvan suretinde görünür.”

Kayçı burada ateşe uzun uzun baktı.

“Bazen yaşlı bir kurt olur.
Sessizce yürür… Dönüp bir kez bakar… Sonra karanlığa girer.
Bazen kara bir kuş olur; insan onun ötüşünü duyduğunda, kendi içindeki sesi de işitmeye başlar.
Bazen boynuzları göğe uzayan bir geyik olarak görünür; onu takip eden ya yolunu bulur ya da aklını kaybeder.”

Kayçının sesi iyice alçaldı.

“Ama en çok…”

Uzun bir sessizlik oldu.

“…Tilki kılığında gelir.”

Simana’nın parmakları istemsizce birbirine kenetlendi.

“Çünkü tilki, yolunu zorla açmaz.
Yön değiştirir.
İnsan onun peşinden yürüdüğünü sanır…
Oysa tilki, insanı kendi kaderinin içinden geçirir.”

Kayçı gözlerini kapadı.

“Ve bazı geceler…
Bir kam, karanlık ormanın içinde iki kızıl göz gördüğünde…
Irkıl Ata’nın hala dünyayı dolaştığını anlar.”

Kayçı son sözü söyledikten sonra topşurun tellerine dokunmadı. Ellerini enstrümanın üstünde bıraktı ve başını hafifçe eğdi. Ateşin çıtırtısı yeniden duyulur hale geldi; fakat artık o ses bile biraz değişmiş gibiydi. Çünkü iyi bir destan bittiğinde insan, aynı gecenin içinde oturduğunu bilir ama aynı insan olarak oturmadığını da hissederdi.

Kimse hemen konuşmadı.Çocuklar bile sessizdi.

Ateşin çevresinde oturan insanlar, sanki biraz önce çok eski bir kapının kısa süreliğine aralanışını izlemiş gibiydi. Yaşlılardan biri ağır ağır nefes verdi. Bir kadın elindeki tası yere koyduğunu fark etmeden uzun süre hareketsiz kaldı.

Simana ise kıpırdamadan oturuyordu.

Kayçının “tilki” dediği anı zihninden çıkaramıyordu. Kara ormanın içindeki o bakışı… Av günü yolun ortasında durup geri dönmeyen, yalnızca bakan o kızıl gölgeyi… Sonra göl kıyısındaki sessizliği… Üçüncü katın ışığını… Süt-Ak-Köl’ün yüzeyinde birbirine değmeden geçen ruhları düşündü. İçinde, uzun zamandır birbirinden ayrı duran bazı parçalar sessizce yer değiştiriyordu.

Ve tam o sırada…Simana, ateşin ulaşamadığı karanlıkta bir hareket gördü.Gölgelerin arasındaki iki küçük ışık belirginleşti. Kehribar rengi bir çift ışık …

Kalabalığın geri kalanı hiçbir şey fark etmemişti. Çocuklar hala kayçının anlattığı destanın etkisiyle birbirine sokulmuş oturuyor, yaşlılar başları eğik düşünüyordu. Ama Simana o bakışı tanıdı.

O sırada kayçının sesi yeniden yükseldi.

Ama bu kez destan anlatır gibi değil…Sanki çok eski bir bilgiyi, yalnızca duyması gereken kişiye söylüyormuş gibi konuştu:

“Kam,ateşi yakmaktan değil;kendini ateş sanmaktan korkmalıdır.”

Tilki, karanlığın içinde kısa bir an daha durdu.Sonra başını hafifçe çevirdi.Ve yürüyüp gecenin içine karıştı. Simana arkasından gitmedi.

Çünkü artık biliyordu, bazı rehberler insanı peşlerinden sürüklemez. Yalnızca yolun hala açık olduğunu hatırlatır.