Blog
Simana’nın Günlükleri – 26 – Kayçı
Avdan dönüşün üzerinden birkaç gün geçmişti ve oba, uzun süredir ilk kez derin bir nefes alıyormuş gibi görünüyordu; çünkü çadırların önünde yeniden et kaynatılıyor, çocuklar birbirlerini kovalamaya başlamış, yaşlıların yüzündeki sert çizgiler akşam ateşlerinin ışığında biraz olsun yumuşamıştı. Rüzgar, dağların arasından bu kez açlık değil, kuru ot ve duman kokusu taşıyordu. Kadınlar derileri temizliyor, kemiklerden iğneler çıkarıyor, erkekler yıpranan kayışları onarıyor, köpekler ise güneşin son sıcaklığını yakalayabilmek için yere iyice yayılıyordu. Gün, ağır ağır akşama dönüyor; göğün bakır rengi, çadırların keçelerine vurdukça oba, uzaktan bakıldığında sanki toprağın üstüne bırakılmış eski bir masal gibi görünüyordu.
Tam o sırada, kuzey yamacındaki patikadan bir çocuğun sesi duyuldu. Önce yalnızca ayak sesleri geldi; kuru toprağa hızlı hızlı vuran küçük adımların sesi… Sonra çocuk, soluğu kesilmiş halde ateşlerin arasına daldı. Yüzü heyecandan kızarmış, saçları rüzgarla birbirine karışmıştı. Bir an konuşamadı; ellerini dizlerine koyup nefesini topladı, ardından gözleri büyüyerek başını kaldırdı:
“Kayçı geliyor…”
Bu söz, obanın içinden görünmez bir dalga gibi geçti. Kadınların elleri yavaşladı. Yaşlılar başlarını kaldırdı. Çocukların gözleri bir anda parladı. Çünkü kayçının gelişi, sıradan bir misafirin gelişi değildi. O geldiğinde sıradan bir adam gelmiş sayılmazdı. Onunla birlikte eski savaşların sesi, unutulmuş ataların gölgeleri, yarım kalmış yeminler, adı artık anılmayan kahramanlar da gelirdi. Kayçı, hikaye anlatmazdı sadece; geçmişin küllerini üfler, onların içindeki koru yeniden görünür hale getirirdi.
Akşam hızla hazırlanmaya başladı. Ateşler büyütüldü; büyük kazanlar yeniden asıldı, etler ağır ağır kaynamaya bırakıldı. Çocuklar, kayçının oturacağı yere en yakın noktaları kapabilmek için birbirini ittiriyor, kadınlar keçeleri düzeltip misafir için ayrılmış eski bakır tasları temizliyordu. Fakat en dikkat çekici olan, yaşlıların sessizliğiydi. Çünkü onlar bilirdi ki iyi bir kayçı geldiğinde insanın kulakları yalnızca bir destan duymaz, atalarının seslerini de duyardı.
Gün, dağların ardına çekilirken göğün rengi ağır ağır koyulaştı; önce bakıra, sonra küle, en sonunda da közünü içinde saklayan bir demir parçasının karanlığına benzedi. Tam o saatlerde, kuzey yolunun kıvrıldığı yerde bir siluet belirdi. Önce yalnızca atın yavaş adımları seçildi; ardından rüzgar, yabancı bir yol kokusunu obaya taşıdı. Çocuklar ilk görenler oldu. Birbirlerine dirsek atarak ayağa kalktılar, kadınlar kazanların başından dönüp baktı, köpekler kısa bir an hırlayıp sonra sustu. Anladılar ki gelen kişinin çevresinde, açıklanamayan ama hemen hissedilen bir ağırlık vardı; sanki uzun yolların tozu gölgesine de sinmişti.
Kayçı ağır ağır yaklaştı. Üzerindeki koyu renk kaftan, rüzgarın ve dumanın rengini içine çekmiş gibiydi. Omuzlarına düşen eski kurt postunun tüyleri yer yer ağarmış, eteğine yapışan yol tozu kumaşın gerçek rengini gizlemişti. Belindeki deriden kemere küçük kemik parçaları, bakır halkalar ve kurumuş ot demetleri iliştirilmişti; yürüdükçe bunlar birbirine hafifçe çarpıyor, neredeyse duyulmayacak kadar ince bir ses çıkarıyordu. Sırtında, uzun yılların eliyle kararmış bir topşur taşıyordu; ağacının yüzeyi parmakların değdiği yerlerde parlamış, telleri ise gece ışığında ince bir nehir gibi titriyordu. Yüzü yaşlı sayılmazdı ama gözlerinin çevresinde, bazı insanların taşıdığı o derin çizgiler vardı. Ve gözleri… Gözleri, karşısındakine bakarken bile sanki başka bir yerden gelen sesi dinliyormuş gibiydi.
Oba halkı onu görünce sevindi. İnsanlar kayçıyı severdi, çünkü o geldiğinde geceler uzar, ateşin etrafında unutulmuş isimler yeniden duyulur, ölülerin gölgesi kısa bir an için yaşayanların arasına otururdu.Ve böyle gecelerde, insan bazen ateşin başında oturduğunu unutur, kendini çok daha eski bir zamanın içinde bulurdu.
Kayçı, ateşin başına vardığında hemen oturmadı. Önce çevresine baktı; çocukların heyecanını, yaşlıların suskunluğunu, dumanın nasıl yükseldiğini uzun uzun seyretti. Ardından topşurunu dizlerinin üzerine koydu ve parmak uçlarını tellerin üstünde gezdirdi. Henüz bir ezgi başlamamıştı ama çıkan o kuru, derin titreşim bile obanın içindeki uğultuyu yavaş yavaş susturmaya yetti. Çünkü herkes bilirdi ki kayçının sesi, sıradan bir insan sesi gibi ağızdan çıkmaz; göğsün derinliğinde, insanın nefesiyle kemiği arasındaki karanlık yerde doğar, sonra boğaza vurup eski bir mağaranın yankısı gibi genişlerdi. Bu yüzden Altaylılar, destan söylemeye “kaylamak” derlerdi; çünkü kaylamak, destanı dile getirmekten çok, onu yeniden çağırmaktı.
Eskiler anlatırdı ki gerçek kayçılar, destanları yalnızca ustalarından öğrenmezdi. Bir gece, dağ ruhu yahut su iyesi onların rüyasına girer; bazen buz gibi bir nehrin içinden yükselen bir ses, bazen sisin arasındaki yaşlı bir gölge, bazen de gece boyunca susmadan öten bir kuş kılığında görünerek destanın ilk ezgisini kulağa bırakırdı. O andan sonra kayçı değişirdi; çünkü artık taşıdığı şey kelimelerden fazlası, görünmeyen dünyanın gerçekleriydi. Bu yüzden kayçılar savaşlara götürülür, uzun av merasimlerinde avcılarla birlikte yürür, hatta avdan eşit pay alırlardı. Çünkü orman ruhlarının güzel hikayeleri sevdiğine inanılır; iyi bir destan anlatıldığında rüzgarın yumuşadığı, avın kendini daha kolay gösterdiği söylenirdi. Ve bazı yaşlı avcılar, gecenin en sessiz anında anlatılan bir kay’ın, okun ucundan daha uzağa ulaştığına yemin ederdi.
Ateş büyütüldükçe gece de obanın üstüne daha ağır inmeye başladı. Büyük kazanlar korların üstünde ağır ağır fokurduyor, kaynayan etin kokusu ardıç dumanına karışarak çadırların arasına yayılıyordu. Kadınlar kımız taslarını sırayla uzatıyor, çocuklar ise en öne oturabilmek için birbirine sokuluyordu; fakat hava, alışılmış şölen gecelerinden farklıydı. Kahkahalar kısa sürüyor, insanlar konuşurken istemsizce seslerini kısıyorlardı. Çünkü birazdan başlayacak olan şey bir eğlenceden öte, geçmişin yeniden dile gelişi olacaktı. Ateşin çevresinde yarım ay gibi dizildiler; yaşlılar en önde, savaş görmüş adamlar onların yanında, gençler biraz geride, çocuklar ise dizlerini kucaklayıp gözlerini hiç kırpmadan ateşe bakacakları yere çömeldiler.
Simana, kalabalığın biraz uzağında, ışığın tam içinde kalmayan bir yerde oturuyordu. Dizlerini kendine çekmiş, omzuna koyu renk kürkünü almıştı. Ateşin ışığı yüzüne vurdukça gözlerinin içinde, uzun bir yolculuktan dönmüş insanların taşıdığı o sessiz dinginlik beliriyordu. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm vardı; çünkü kayçının gelişiyle birlikte obanın üstüne çöken o eski hissi tanıyordu. İnsanların, bir süreliğine kendi zamanlarından çıkıp daha büyük bir zamanın içine girmeye hazırlandığını hissediyordu. Çocukların heyecanı hoşuna gidiyordu; çünkü birazdan duyacakları şeyin, insanın içine yerleşip yıllar sonra bile geceleri ansızın geri dönen türden bir ses olduğunu biliyordu. Ve duyduklarını ileride çocuklara, gençlere anlatacaklarını…
Kayçı sonunda ateşe yaklaştı ve ağır hareketlerle yere oturdu. Hemen başlamadı. Önce avuçlarını ateşe doğru uzatıp bir süre alevlere baktı; sanki görünmeyen bir işareti okuyordu. Sonra topşurunu dizlerinin üstüne yerleştirdi. Telleri tek tek yokladı; çıkan sesler ince, kuru ve yarım kaldı. Her dokunuşta kulak kesiliyor, bazen başını hafifçe yana eğiyor, sanki sesin arkasındaki yankıyı dinliyordu. Obadaki uğultu giderek azaldı. Çocuklar sustu. Köpekler başlarını patilerinin arasına koydu. Uzaklardan gelen kurtların ulumaları bile durdu.
Ve sonra kayçı, boğazının derinliklerinden ilk sesi çıkardı.
Bu, insanın günlük konuşurken kullandığı sese benzemiyordu. Sanki çok eski bir mağaranın içinden, taşların arasına sıkışmış karanlık bir nehir konuşuyor gibiydi. Ses önce derinden geldi, sonra genişledi; ateşin üstünden geçip gecenin içine yayıldı. Obadaki herkes, o an aynı şeyi hissetti, artık gece başlamıştı.
Topşurun telleri titredi.Kayçı gözlerini yarı kapalı tuttu ve ağır bir ritimle kaylamaya başladı:
“Gök Tengri’nin altında…
Yağız yerin üstünde…
Sular henüz yaşlı değilken…
Dağların gölgesi bugünkü kadar ağır düşmezken…
İnsanların sözü, taş kadar gençken…”
Sözler, anlatıdan çok bir çağrı gibiydi. Obanın üstündeki gece değişmeye başladı; ateşin ışığı daha koyu görünür oldu, rüzgar çadırların arasından daha yavaş geçmeye başladı. Kayçı, sanki kendi sesini değil de çok eski bir yankıyı takip eder gibi konuşuyordu. Her cümlenin sonunda kısa bir sessizlik bırakıyor, o sessizlikte topşurun tellerine hafifçe dokunuyor, sonra yeniden devam ediyordu.
Ve sonra, ilk kamın adını söyledi.
“Dinleyin imdi! Dünyanın ilk bilgesi, ruhların efendisi Irkıl Ata’nın destanıdır bu!”
Bu isim ateşin üstünden geçerken, Simana omuzlarının arasından ince bir ürperti yükseldiğini hissetti.
Kayçı konuşmayı sürdürdü:
“Irkıl’dı onun adı… Bilgiyi dağın sessizliğinden alan… Hastalığın kokusunu daha beden çürümeye başlamadan duyan… Göğün kapısına kadar gidip geri dönebilen ilk kam…”
Topşurun sesi derinleşti.
“Dünya kurulalı beri ne yerin altı bilinirdi, ne göğün katları. İnsanlar hastalanır, çare bulamaz; ölür, nereye gideceğini bilemezdi. O çağda, ulu bir ışık düştü yer yüzüne. O ışıktan Irkıl doğdu.
Gök Tengri, Irkıl’ın göğsüne akıl, gözlerine ise görünmeyeni görme gücü verdi. O, yer yüzünün ilk Kam’ı, ilk şamanı oldu. Arkasına ulu ak kayın ağacını aldı, eline kutsal davulunu vurdu:
“Güm! Güm!” diye inledi ulu dağlar.
Davulun ilk sesiyle yerin altındaki şerler sindi, gökteki iyiler yere indi.”
Kayçı burada sustu. Ateş çıtırdadı.
“Derler ki bir çocuğun gözleri doğduğu gün karardıysa, Irkıl ellerini onun yüzüne koyar, karanlığı parmaklarının arasından çekip alırdı. Ateşler içinde yatan bir hastanın alnına su serptiğinde, ölüm kapının eşiğinde bekler ama içeri girmeye cesaret edemezdi. Ve yine derler ki bir insanın ruhu bedeninden erken kopup giderse, Irkıl davulunu alır, göğün yollarına çıkar, o ruhun ardından yürürdü.”
Sonra sesi daha da alçaldı.
“Bir gece… Ölü bir çocuğun annesi geldi Irkıl’ın çadırına. Kadın, oğlunun bedenini kurt postuna sarıp kucağında taşımıştı. Kar yüzüne yapışmıştı. Nefesi kan kokuyordu. Ve Irkıl, o kadının ağlayışını dinledikten sonra, ateşin önünde uzun süre hiç konuşmadan oturdu.”
Topşurun telleri tek tek titredi.
“Sonra ayağa kalktı. Davulunu aldı.
Ve dedi ki: ‘Henüz yolu kapanmadıysa, onu geri getiririm.’”
Obadaki çocuklardan biri istemsizce annesine sokuldu. Kayçı devam etti:
“O gece Irkıl, yaşayanların ateşinden çıktı, ölülerin karanlığına yürüdü. Derler ki göğün alt katlarında dolaştı, Erlik’in kapısına kadar indi, ruhu geri çevirmek için gölgelerle konuştu. Ve sabah olduğunda çocuk yeniden nefes aldı…”
Kayçının sesi burada yükselmedi.
Tam tersine daha ağır, daha derin bir hal aldı.
“İşte o gün insanlar korkmaya başladı ondan.
Çünkü insan, hastayı iyileştirenden hoşlanır…
Ama ölünün yolundan dönüp gelen kişiye uzun süre rahat bakamaz.”
Kayçı, topşurun tellerine bu kez daha sert dokundu. Ses, ateşin üstünden sıçrayıp gecenin içine yayıldı; sanki uzak bir vadide taşlar birbirine çarpıyor, yerin altındaki eski kapılar ağır ağır açılıyordu. Sonra kayçı başını kaldırdı ve gözlerini, alevlerin ötesinde kimsenin görmediği bir yere dikerek konuşmaya devam etti:
“Irkıl yürüdü…Ve yürüdükçe adı büyüdü.”
Artık yalnız kendi obasının değil, uzak bozkırların da kamı olmuştu. Hastalar günlerce yol aşarak onun çadırına geliyor, çocuklarının ateşini düşüremeyen analar, son nefesini bekleyen ihtiyarlar, ruhunun yarısını karanlıkta bırakmış savaşçılar onun önünde diz çöküyordu. Derler ki Irkıl, bir insanın yüzüne baktığında, hastalığın gölgesini görürdü; birinin sesini duyduğunda ruhunun içindeki çatlağı da işitirdi. Bu yüzden insanlar ondan yalnızca şifa değil, kaderlerinin sırrını da istemeye başladı. Çünkü bazı kamlar hastalığı iyileştirir, bazıları yolu gösterirdi; Irkıl ise insanın içine sakladığı karanlığı bile adıyla çağırabiliyordu.”
Kayçı burada kısa bir an sustu. Topşurun telleri ince ince titredi.
“Ve zaman geçti…”
“Irkıl’ın adı, dokuz kat göğe çıktı. Yedi kat yerin altında bile onun adı konuşuldu.”
Artık beyler ve hükümdarlar da ondan çekiniyordu. Bir çocuğun ateşi düşmezse ona haber gönderiliyor, savaş öncesi ordular onun işaretini bekliyor, avcılar yola çıkmadan önce onun duasını almak istiyordu. Derler ki dağlar, Irkıl konuştuğunda yankıyı geç verirdi; çünkü sözünü tamamlamasını beklerlerdi. Ateş, onun çadırında daha geç sönerdi. Suya baktığında, durgun göller yüzünü yalnızca yansıtmaz, derinliklerini de açardı. Ve bazı geceler, yıldızlar yer değiştirirken Irkıl’ın çadırından davul sesi yükselir, insanlar o sesin göğe mi yoksa yerin altına mı gittiğini anlayamazdı.
Obadaki çocuklar nefes almadan dinliyordu artık.
Kayçı yavaşça öne eğildi.
“Ama…”
Bu tek kelime, ateşin çevresindeki havayı değiştirdi.
“İnsan, uzun süre ölümün kapısına gidip dönerse… Bir gün o kapının kendisine ait olduğunu sanmaya başlar.”
Topşurun sesi derinleşti.
“Irkıl da öyle oldu. Başta yalnızca insanların korkusunu görüyordu; sonra korkularının kendisine boyun eğdiğini fark etti. Başta ruhlarla konuşuyordu; sonra ruhların sesini çağırabildiğini gördü. Başta ateşten izin istiyordu; sonra ateşin kendisini dinlediğini düşünmeye başladı. Ve işte o zaman, göğün içinden geçen gücün, kendi içinden doğduğuna inandı.”
Kayçı başını ağır ağır iki yana salladı.
“Kamın yolu ince yoldur.
İnsan bir kez kendini yol sanırsa…
Ayağının altındaki köprü sessizce yanmaya başlar.”
Ateş o anda ansızın çıtırdadı. Çocuklardan biri irkildi. Simana ise gözlerini kayçıdan ayırmadan oturuyordu; çünkü anlatılan hikayenin içinde yalnızca eski bir kamın olmadığını, insan ruhunun en eski hastalığının yürüdüğünü hissediyordu.
4000 TL ve üzeri Alışverişlerinizde ÜCRETSİZ KARGO