Simana'nın Günlükleri

Simana’nın Günlükleri – 25 – Av Ruhu 2

ESKİ TÜRKLERDE AVCILIK

Av başladığında ilk izler kendini kolayca gösterdi; toprağa hafifçe gömülmüş taze ayak izleri, kırılmış ince dallar, sürtünmeyle açılmış kabuklar… Her şey yolu işaret ediyordu. Avcılar bu işaretleri dikkatle takip etti, adımlarını ritme uydurdu, nefeslerini ölçtü. Fakat ilerledikçe izler incelmeye başladı; önce belirsizleşti, sonra yön değiştirdi, ardından sanki toprağın içinden çekilmiş gibi kayboldu. Rüzgar, kokuyu taşımak yerine dağıtıyor, kuşlar ansızın susarak boşluk yaratıyor, ağaçların arasındaki o görünmez akış, ilerleyenleri durdurmadan yavaşlatıyordu. Avcıların içindeki sabırsızlık, adımlarına sertlik olarak yansıdı; bakışlar keskinleşti, nefesler kısaldı. Ama orman, bu çağrıya karşılık vermek yerine; yalnızca dinlemeyi sürdürdü.

Avcılar, izlerin silindiği yerde durmayı kabullenmeyip daha derine yürüdü; her biri, gördüğü son işareti zihninde tutarak yönünü yeniden kurmaya çalıştı, toprağın sertleşen yüzeyinde en küçük kırığı, en ince ezilmeyi ayırt etmek için eğildi, kulaklarını rüzgarın taşıdığı en hafif hışırtıya verdi. Oklar hazırdı, yaylar gerildi, nefesler tutuldu; fakat orman, kendini ele verecek hiçbir şey sunmadı. Bir an için uzakta bir gölge kımıldar gibi oldu, ardından yok oldu; bir dal kırıldı sanıldı, rüzgar yön değiştirince o ses de dağıldı. İz arayan gözler yoruldu, kokuyu takip eden burunlar yanıltıldı; avcılar, bildikleri her yolu denedikçe yol, kendini geri çekti. Zaman uzadı, güneş yükseldi, fakat karşılık gelmedi.

Bu çabanın içinde, görünmeyen bir direnç ağır ağır belirginleşti; sanki orman, içinden geçenleri durdurmuyor ama ilerleyişlerini sahiplenmiyordu. Adımların altında ezilen otlar yeniden doğruluyor, bastıkları yer iz tutmuyor, attıkları her adım, bir öncekinin anlamını siler gibi dağılıyordu. Avcıların içindeki kararlılık yerini sessiz bir gerilime bıraktı; kimse bunu açıkça dile getirmedi ama herkes aynı şeyi hissetti: Burada yalnızca aranan şey kaybolmamış, aynı zamanda arayan da yönünü yitirmeye başlamıştı. Ve o an, ormanın içindeki sessizlik, boş bir suskunluk olmaktan çıkıp, cevabı geciktiren bir iradeye dönüştü.

Tam o anda, ağaçların arasındaki gölgelerden biri ayrıldı; ince, kızıl bir çizgi gibi süzülen bir tilki, sessizliğin içinden çıkıp yolun ortasında durdu. Ne ürkekti ne de meydan okur; yalnızca bakıyordu, fakat bu bakış, bir hayvanın temkinli gözünden çok, bir yönün kendini ele verişine benziyordu. Kuyruğu yere değmeden ağır ağır sallandı, başı hafifçe yana eğildi; sonra bir adım attı, durdu ve geri çekilmeden yeniden baktı. Simana, o bakışın içinde, az önce kaybolan izlerin, dağılan kokuların ve susan kuşların birleştiği o tek anlamı gördü. Yol kapanmamıştı, ama yön değişmişti. Bu ceza değildi belki ama ,bir ikazdı.

Simana elini kaldırdı; adımlar birer birer kesildi. “İzin verilmedi,” dedi.Sesi ne yükseldi ne de alçaldı, ama ateşin dumanı gibi her yere değdi. Söz, ağaçların arasında kısa bir an asılı kaldı. İçlerinden biri, yüzünü buruşturup fısıldadı: “İz buradaydı… Biraz daha ilerlesek?” Bir başkası, yayını gevşetmeden ekledi: “Ritüel tamamlandı, dönüş için henüz erken.” Simana bakışını onlardan ayırmadı; çünkü itirazın kaynağını, kelimelerin arkasında taşıdıkları acelede görüyordu. “Yol zorlanmaz,” dedi, “Yol dinlenir ve gerektiğinde sonlandırılır.”

Topluluk ikna olmamıştı,tam o sırada, rüzgar ansızın yön değiştirdi. Az önce dağılan kokular tek bir noktada toplandı, ardından sanki görünmez bir el tarafından geri çekilir gibi kayboldu. Dalların arasından geçen ince bir uğultu, bir an için kesildi; sonra yukarıdan, görünmeyen bir yerden tek bir dal koptu ve yere düştü. Ne bir hayvanın sıçrayışı ne de bir kuşun kanat çırpışı eşlik etti bu düşüşe; dal, kendi kendine bırakılmış gibiydi. Aynı anda tilki, geldiği yerden değil, başka bir yönden ilerleyip iki adım attı, sonra yeniden durdu; bu kez bakışı daha kısa, daha kesin oldu ve gölgelerin içine karıştı.

Avcılar birbirine baktı. Kimse konuşmadı. Yaylar gevşedi, adımlar geri döndü. Bazı işaretler, açıklama istemez; yalnızca kabul edilirdi. Ve o gün, orman, sınırı göstermişti.

Gece çöktüğünde ateş yeniden yakıldı; fakat bu kez alevin etrafında toplananların yüzlerinde avdan dönmenin yorgunluğu yoktu,anlaşılmamış bir işaretin ağırlığı vardı. Kimse yüksek sesle konuşmadı; herkes, gündüzün içinde bir yerde kaçırdığı şeyi, şimdi karanlığın içinde bulmaya çalışıyordu.

Alevler yükseldikçe gölgeler büyüyor, gölgeler büyüdükçe bakışlar derinleşiyordu. Bir süre sonra yaşlı avcılardan biri, elindeki eti ateşe uzatırken durdu; etin en iyi yerini kendine ayırdığını, sunuya bıraktıklarının ise yalnızca istenmeyen olan kısmı olduğunu fark etti. Bu küçük fark, o an büyüdü. Ardından bir başkası, yola çıkarken obo’nun önünde taşı bıraktığını ama zihninde ganimeti büyüttüğünü hatırladı. Bir diğeri, ayının adı anılmadı diye rahatladığını, fakat içinden ona bir hayvan gibi baktığını itiraf etti. Sözler kısa tutuldu, ama her biri yerini buldu; çünkü o gece anlaşıldı ki eksik olan şey, niyetin dengesiymiş. Alınacak olanın ağırlığı, verilecek olandan ağır gelmişti.

Simana konuşmadı; çünkü artık söz, onların içinden çıkıyordu. Ateşin başında, her biri kendi payına düşeni kabul etti. Sunu, yalnızca bırakılan etten ibaret değildi; insanın içindeki payı da bırakması gerekiyordu. O gece, etten önce tuz pay edildi, tuzdan önce söz ve her biri, ertesi gün için kendi içindeki fazlalığı geride bırakmaya niyet etti. Ateşin dumanı düz yükseldi, yıldızlar daha hızlı göz kırptı; sanki orman, bu kez dinlediğini belli etmişti.

Ertesi sabah, aynı yol yeniden yüründü; fakat adımların amacı değişmişti. Obo’nun önünde bırakılan taş, bu kez bir hatırlamaydı. Ormanın eşiğinde bırakılan tuz ve ekmek, bir borcun ödenmesi gibi zoraki değil, bir dengeye katılma niyetiyle kondu. Orman, onları içeri alırken direnmedi; dallar arasındaki ışık daha açıktı, rüzgar kokuyu taşımaktan kaçınmadı.

İzler bu kez kendini saklamadı. Toprağa düşen izler netti, kırılan dallar yolu işaret ediyordu. Avcılar acele etmedi; adımlarını izlerin ritmine uydurdu, nefeslerini daraltmadı. Kısa bir süre sonra bir geyik göründü; kaçmadı,meydan da okumadı.Yalnızca durdu ve baktı. Bu bakışın içinde korku yoktu; çünkü karşılaşma, artık zorlanmış bir kovalamaca değil, kabul edilmiş bir buluşmaydı. Ok atıldı; hayvan yere düştü. Avcı, hayvanın başına eğildi.Nefesle karışan, kısa ama dolu bir hitapla özür dilendi, teşekkür edildi; çünkü alınan, yalnızca beden değildi, bir varlığın yolu ve hakkıydı.

İlk et, hayvan yere düştüğü yerde pişirildi;  o ilk lokma, obaya taşınacak bir nimet olmaktan önce, alınan canın huzurla uğurlanmasına ayrılmış bir pay sayılırdı ve bu payın geciktirilmesi, dengenin sözle kurulup fiille ertelenmesi anlamına gelirdi.

Ateş hızla kuruldu, ince dallar çıtırtıyla yanarken etin küçük bir parçası ayrıldı; bu parça, ne en yağlı yerinden seçildi ne de en azından, tam olması gereken yerinden koparıldı ve alevin üzerine bırakıldı. Duman yükselirken önce toprağa değdi, ağaçların gövdesine sürtündü,sonra rüzgarla birlikte  dağıldı ve böylece ormanın iyesine verilen saçı, sözden çıkıp varlığa karıştı.

Kemikler, aceleye getirilmeden, dikkatle toplandı; hiçbir parça rastgele kırılmadı, hiçbir eklem gelişigüzel ayrılmadı. İnanılırdı ki kemik, ruhun dünyayla kurduğu son bağdır ve bu bağ hoyratça koparılırsa yol bulanıklaşır.

Sonra dönüş başladı. Ormanın eşiği geçildiğinde kimse arkasına bakmadı, fakat herkes içinde bir şeyin yerini bulduğunu hissediyordu; çünkü gelişte yapılanın bir benzeri, dönüşte de içten içe tekrar edilmişti. Alınan, verilenle dengelenmişti.

Obaya vardıklarında ganimet, yalnızca birikmiş bir et yığını gibi ortaya konmadı; önce ateş yakıldı, ardından paylaştırma başladı. Bu paylaştırma, göz kararı değil, yılların yerleştirdiği bir ölçüyle yapılırdı. Yaşlılara öncelik verildi; çünkü onların taşıdığı hayat, yalnızca kendi bedenlerine ait değildi. Çocuklara ayrılan pay, küçük görünse de anlamı büyüktü; çünkü o pay, yalnızca doymak için değil, büyüyen bir hayatın hatırlaması içindi. Kadınlar, erkekler, evler tek tek düşünüldü; kimsenin payı fazla tutulmadı, kimseninki eksik bırakılmadı. Tam bu sırada, oba yolundan geçen bir yabancıya da pay uzatıldı; bu eski bir geleneğin devamıydı. O gün herkes biliyordu ki alınan yalnızca et değildi; alınan, bir canın yüküydü ve o yük, pay edilmedikçe hafiflemezdi.

Simana, ateşin başında otururken bu paylaşımı izledi. Etin bölünüşünü değil, sorumluluğun nasıl dağıldığını gördü; bir canın yükünün, eller arasında nasıl dengelendiğini fark etti. Ve o an, üçüncü katın bilgisi, dünyanın toprağına bir kez daha değdi: Yaşamak,sadece nefes alıp vermekten ibaret değildi. Yaşamak, dokunduğun her şeyin hakkını bilmek, aldığını taşıyabilmek ve geçtiğin yerde dünyanın yükünü biraz olsun hafifletmekti.