Simana'nın Günlükleri

Simana’nın Günlükleri – 24 – Av Ruhu 1

avcılık

Kışın henüz kapıyı bütünüyle kapatmadığı, fakat gecelerin uzayıp rüzgarın dişlerinin yavaş yavaş sivrildiği o günlerde, oba halkı avın adını ateşin çevresinde açıkça söylemekten kaçınarak, sanki kelimeyi değil de niyetini dolaştırır gibi, bakıştan bakışa geçirerek anmaya başladı.Çünkü oba için av, görünmeyen bir düzenle girilen eski bir alışverişin adıydı ve bu alışverişte insan, neyi alacağını değil, neyi almaya layık olduğunu bilmek zorundaydı.

Herkes bu gerçeği yüksek sesle söylemezdi ama herkes bilirdi: doğa, kendisinden zorla koparılanı helal etmezdi, rızayla verileni taşımaya izin verirdi. Bu yüzden avdan önce, alınacak olanın ağırlığından önce, verilecek olanın doğruluğu düşünülürdü. Ateşin başında oturan yaşlıların suskunluğu, gençlerin içindeki aceleyi törpüler; bir bakış, bir baş eğişi, bir nefesin tutulması bile, yaklaşan avın kutsal bir karşılaşma olduğunu hatırlatırdı.

Erkekler hazırlanırken kimse telaş yaratmadı, kimse gereksiz bir söz söylemedi; çünkü panik, niyetin önüne geçer ve niyet kayarsa yol kapanırdı. Yaylar dikkatle yoklandı, kirişler gerildi; okların tüyleri yani yülekler düzeltilirken her birine parmak ucuyla dokunuldu, adeta bir yoldaş hazırlanıyormuş gibi. Bıçaklar kınından çıkarıldı, keskinlikleri sınandı, fakat çıkan o kuru ses bile uzun tutulmadı. Hepsi bilirdi ki ormana girilecekse önce sözün, sonra da sesin ağırlığından arınmak gerekirdi.

Bazıları kemerine küçük bir deri kese bağladı; içinde kurutulmuş et, bir parça yağ ve bir avuç tuz vardı. Bu yemek için değildi,gerekirse geri vermek içindi. Kimi avcı, yola çıkmadan önce avlayacağı hayvanın ruhuna içinden hitap eder, “Sen gelmezsen biz aç kalırız, ama gelirsen seni onurla uğurlarız” diye mırıldanırdı. Avın bir davet olduğunu çok küçükken öğrenmişlerdi. Ve bu davette, insanın ustalığından önce niyeti, gücünden önce ölçüsü sınanırdı.

Yola çıkmadan önce, her biri kendi içine kısa bir yolculuk yaptı; kimisi gözlerini kapadı, kimisi ateşin dumanına bakarak düşüncelerini dağıttı, kimisi de hiçbir şey yapmadan, yalnızca bekledi. Eski avcılar bilirdi ki ormana girildiğinde, insan, içindeki fazlalıkları da geride bırakmadan adım atamazdı. Bu yüzden o gece ne kahkaha yükseldi ne de boş söz; hatta bazıları, ertesi günün avını konuşmaktan bile kaçındı. Çünkü konuşulan her şey, ormanın kulağına ulaşır ve orman, kendisine nasıl hitap edildiğini unutmazdı. Ve böylece, henüz yola çıkmadan, av başlamış sayılırdı.

Simana, ateşin ışığında yüzleri izlerken, söylenenleri değil, söylenmeyenleri duyuyordu; bazı bakışlar ölçülüydü, bazıları ise fazla aç, fazla hızlıydı ve bu hız, insanın ayağından önce niyetini ele verirdi.

İçinden geçen düşünceyi kimse duymadı bile ama  ritüel doğru olsa da niyet kayarsa, yol geri çekilirdi. Bu fark ediş, onda bir tereddüt doğurdu; çünkü gördüğü uyumsuzluk, yalnızca birkaç kişinin içindeki acelenin ateşinden fazlasıydı, bütün bir topluluğun üstünde ince bir duman gibi dolaşıyordu. Yine de susmadı. Defalarca görmüştü ki , bazen dengeyi korumak, süreci tamamlayıp hakikatin kendini göstermesine izin vermekle mümkündür.

Obanın ısrarı, yaklaşan kışın baskısıyla sertleşmişti; sözler açıkça söylenmese de herkesin içinde aynı düşünce dolaşıyordu: “Gecikirsek eksiliriz.” Simana bu düşüncenin ağırlığını hissettiğinde, ritüelin artık sadece bir çağrı olmayacağını, aynı zamanda bir sınama olacağını anladı.

Ateş yeniden harlandı. Ardıç dalları korların üzerine bırakıldığında yükselen duman,sanki yönlere doğru yayılarak görünmeyen varlıklara dokunur gibi genişledi. Simana ağır ağır ayağa kalktı, yüzünü önce doğuya, sonra batıya, ardından kuzeye ve güneye çevirdi; her dönüşünde sözleri kısaydı ama yerini bilen sözlerdi. Dağ iyesine seslendi, orman iyesine hitap etti; alınacak olanın karşılığının verileceğini, fazlasının istenmeyeceğini, avın bir güç gösterisi olmadığını, bir rıza arayışı olduğunu hatırlattı. Ateşin başına bırakılan et, süt ve yağ,bir anlaşmanın mührüydü. Sonra davulunu eline aldı; ilk vuruş yumuşaktı, ikinci daha derin, üçüncüde ise ses yerini buldu.

Fakat Simana, ritüelin akışı içinde bile eksik olanı hissediyordu. Sözler doğruydu, hareketler yerli yerindeydi, ama içlerinden bazılarının kalbi, attıkları adıma eşlik etmiyordu. Kimi avcı gözlerini kapatmıştı ama aklı ilerideki ganimetteydi; kimi başını eğmişti ama içindeki acele dinmemişti. Simana bu uyumsuzluğu davulun titreşiminde bile duydu. Yine de ritüeli yarıda kesmedi. Çünkü biliyordu ki bu hakikatlerin anlaşılması için sonucunun görülmesi lazımdı ve doğa, kendisine nasıl yaklaşıldığını eninde sonunda açıkça gösterirdi.

Şafak henüz toprağa değmemişken yola çıktılar; ay, bozkırın üstünde ince bir tül gibi asılı duruyor, ışığını adeta sakınarak dağıtıyordu. Adımlar temkinliydi.Ormanın eşiğine yaklaştıklarında hava birden daha serin, daha derin bir hal aldı ve ağaçların karanlık siluetleri, bir sınır çizgisi gibi karşılarına dikildi. İşte o noktada, kimse yüksek sesle konuşmadan, herkes kendi içinde aynı kararı verdi: Durdular.

Simana öne çıktı, avucundaki küçük tuz taneciklerini ve kuru ekmek kırıntılarını toprağın üzerine bıraktı; ardından başını hafifçe eğerek orman iyesini selamladı, bu selam bir sözden çok bir arz edişti : “Biz geldik, ihtiyacımız için.” Ardından diğerleri de aynı hareketi tekrarladı; kimisi daha bilinçli, kimisi alışkanlıkla, ama hepsi o anın ciddiyetini inkar edemeden.

İçeri adım attıklarında orman onları içeri almadan önce tarttı. Dalların arasından geçen rüzgarın sesi değişti, yaprakların hışırtısı kısa bir an için kesildi, sanki ağaçların içinden bir bakış süzülüp üzerlerinden geçti. Birkaç adım sonra, yolun kenarında taşların üst üste dizildiği obo belirdi; herkes yönünü ona çevirdi. Her avcı cebinden küçük bir taş çıkardı ve yığına bıraktı; bu taş, hem bir saygı göstergesi ve  aynı zamanda “Ben buradan geçiyorum, ama buraya ait değilim” demenin sessiz yoluydu. Taşlar yerine kondukça, ormanın içindeki o görünmez gerilim yumuşadı; ağaçlar artık bir duvar gibi değil, bir yol gibi görünmeye başladı. Konuşmalar bitti. Ormanda ki sözleri; gölge duyar, toprak hatırlar ve insan, söylediği her kelimeyle kendini ele verirdi. Onlar ilerledikçe, orman yavaş yavaş açıldı ve bu açılış, bir izin kadar sessiz, bir kabul kadar derindi.

Bir süre sonra içlerinden biri, açıkça söylemeden konuştu: “Aba yakın olabilir.” Bu söz, bir uyarıdan çok bir hatırlatmaydı. Kimse “ayı” demedi; çünkü o ad, yalnızca bir hayvanı çağırmaz, eski bir hikayeyi de uyandırırdı.

Altay ve Sayan diyarlarında anlatıldığına göre ayı, bir zamanlar insan suretinde yaşamış, öfkesine yenilip ormana yürümüş ve zamanla postu kalınlaşıp dili susarak başka bir varlığa dönüşmüş bir ataydı; bu yüzden ona doğrudan adıyla değil, “Aba”, “Kocaoğlan”, “Karaoğlan”, hatta kimi obalarda “Aba-Kan” diye hitap edilirdi. Bu hitaplar korkudan çok, akrabalıktan doğardı; çünkü onun, insan sözünü anlayabildiğine, söyleneni unutmadığına ve gerektiğinde hatırlattığına inanılırdı. Bu yüzden avcılar, ayının olabileceği yerlerde dillerini değiştirir, açık söz yerine dolaylı söz kullanır, hatta bazen tamamen susardı; öğrenmişlerdi ki ormanda her kelime bir iz bırakır ve bazı izler, dönüp sahibini bulur.

Ayı kültü, sıradan bir inançtan ziyade, bir davranış biçimiydi. Onu avlamak, sıradan bir av sayılmaz; bir karşılaşma, hatta bir sınav kabul edilirdi. Eğer ayı öldürülürse, bu bir zafer değil, ağır bir sorumluluk sayılırdı; başına yaklaşılır, özür dilenir, ona tıpkı uğurlanan bir akraba gibi hitap edilirdi. Etinden faydalanılırdı ama saygı bozulmazdı; kemiklerine dikkat edilir, bazı parçalar doğaya bırakılır, ruhunun yolunun kesilmemesine özen gösterilirdi. İnanırlardı ki ayının ruhu, yapılanı görür, söyleneni duyar ve gerekirse geri döner. Bu yüzden avcı, ona karşı taşkın bir sevinç ya da küçümseyici bir söz kullanmazdı. Ormanda ilerleyen bu insanlar için ayı, geçmişin, doğanın ve insanın birbirine karıştığı o eski bağın  kopmadığını hatırlatan, sessiz ama ağır bir varlıktı.

Açıklığa vardıklarında, gün henüz toprağa tam inmemişken ateş kuruldu; kuru dallar çıtırtıyla yanarken ardıç dalları korların üzerine bırakıldı ve yükselen duman, varlıkların dikkatini çeker gibi genişledi. Simana, bu dumanın içinden geçerek doğuya, batıya, kuzeye ve güneye döndü; her dönüşünde sözleri uzun tutulmadı ama taşıdığı anlam, söylenenden fazlaydı. Dağın iyesine seslenirken sesi derinleşti, ormanın iyesine yöneldiğinde hafifledi; her varlık, kendine uygun bir hitabı beklerdi.

Ateşin etrafında duranlar başlarını eğdi, duman yüzlerini örttü, o an herkes aynı ritmin içinde yerini bulmuş gibi görünüyordu; fakat Simana, bu uyumun yüzeyde kaldığını, içten içe hala dağınık duran bir şeyin dumanla birlikte yükselmediğini sezdi.