Simana'nın Günlükleri

Simana’nın Günlükleri – 23 – Süt Ak Göl 2

Gölün yüzeyi, az önceki titreşimin ardından bir kez daha derinleşti.Simana baktıkça, artık ışık damlalarının taşıdığı hayatları görmeye başladı. Bir varlığa bakışını yüklediğinde, onu tek bir anın içine sıkışmış haliyle değil, varoluşunun tüm katmanlarıyla birlikte görüyordu.

Aynı bakışın içinde bir bebeğin narin ve korunmasız soluğu, bir çocuğun dünyayı ilk kez anlamaya çalışan merakı, bir gencin taşkın ve yönsüz coşkusu, bir yetişkinin omuzlarına çöken görünmez yükler ve bir yaşlının yorgun ama kabullenmiş huzuru, birbirinden ayrılmadan, iç içe geçmiş halde duruyordu.

Ama bu haller ardı ardına gelmiyordu.Birbirini takip etmiyordu.Hiçbiri diğerine yol vermiyor, hiçbiri diğerinin ardından doğmuyordu.Hepsi aynı anda, aynı yerde ve aynı hakikatin içinde var oluyordu.

Simana geri çekilmedi; çünkü artık gördüğünü taşıyabilecek idraki vardı. Zaman, insanın yürüdüğü bir yol değildi; çünkü yol, başlangıç ve son gerektirirdi. Oysa burada başlangıç ile son birbirine değiyor, hatta birbirinin içinden geçiyordu.

Zaman, insanın dışında uzanan bir çizgi değil, insanın içinde dönüp duran bir halkaydı.

Bir sarmal…Ve insan, o sarmalda ilerlediğini sandıkça aslında yalnızca kendi merkezine yaklaşır, kendi özüne doğru kıvrılırdı.

Simana gözlerini gölün kıyısına doğru çevirdiğinde, az önce yalnızca bir görüntü gibi duran sahnelerin, bu sarmalın farklı katmanları olduğunu fark etti.

Altın sandallar, gölün üzerinde ağır ve sessiz bir zarafetle süzülüyor; içlerindeki ruhlar bir yere varmak için çabalamıyor ya da bir yerden dönmüyorlardı.

Sürö Dağı’nın eteklerinde dolaşan varlıklar, hareket halinde olmalarına rağmen hiçbir yere gitmiyor, yalnızca varlıklarını sürdürüyordu.

Sedef kumsallar üzerinde yürüyen atalar, birbirleriyle konuşuyor, susuyor, gülümsüyor; ama bu eylemlerin hiçbiri zamanın akışıyla ölçülmüyordu.

Hepsi aynı düzenin içindeydi.Ne biri diğerinden kopuktu ne de biri diğerine bağımlıydı.

Hepsi, aynı hakikatin farklı yüzleriydi.

Simana bu düzenin kusursuzluğunu seyrederken, o kusursuzluğun içinde ince, neredeyse fark edilmeyecek bir eksiklik sezdi. Bu eksiklik, sanki olması gereken bir şeyin yerini bulamaması gibiydi.

Dikkatini gölün yüzeyine yeniden verdiğinde, her damlanın buraya ulaşamadığını fark etti. Bazıları göle doğru yaklaşırken, görünmez bir sınırda yön değiştiriyor; bazıları yüzeye değmeye çok yakınken geri dönüyor; bazıları ise hiçbir iz bırakmadan, sanki hiç var olmamış gibi siliniyordu.

Simana’nın içini dolduran huzur, ilk kez biçim değiştirdi.Bu bir korkuya dönüşmedi ama saf bir dinginlik olarak da kalmadı.Daha çok, bir gerçeğin ağırlığını fark etmek gibi, insanın içinde yer açan bir fark edişe dönüştü.Göl, herkesi kabul etmiyordu…Bu açıkça ortadaydı.

Bir ruhun bu kıyıya ulaşabilmesi için yalnızca yaşamış olması yetmiyordu. Nefes almış olmak, zaman geçirmiş olmak, acı çekmiş ya da sevinmiş olmak, tek başına yeterli değildi. Çünkü bu göl, yalnızca, varoluşunun anlamını taşımış olanı kabul ediyordu.Kabul edilmek içinse yaşamak, yetmezdi…Uyumlanmak gerekirdi.

Simana’nın gördüğü şey, tartışmaya yer bırakmayacak kadar açıktı: bazı ruhlar dünyada yalnızca var olmuş, ama hiçbir şeye gerçekten dokunmamıştı. Bir ağacın gölgesine minnet duymamış, bir hayvanın varlığını fark etmemiş, bir suyun akışını anlamamış, bir insanın yükünü hissetmemişlerdi. Yaşamışlardı, ama bağ kurmamışlardı.Ve bağ kurmayan, bu göle ulaşamıyordu.Çünkü bu göl, yalnızca hayatın kaynağı değildi.Aynı zamanda hayatın anlamının da ölçüldüğü yerdi.

Tam o sırada, gölün yüzeyinde yeniden bir hareket belirdi. Işığın içinden, adeta suyun kendisiymiş gibi yükselen bir varlık belirginleşti ve Simana, onu görmeden önce tanıdı.Kübey Hanım…

Pek uzakta değildi; aralarında mesafe yoktu, yalnızca bir fark vardı: biri görmekte, diğeri bilmekteydi.

Elindeki meşin kırbalar, sıradan bir kap gibi durmuyordu; yılların, doğumların, ölümlerin ve geri dönüşlerin izini taşıyan, görünmeyen bir dolaşımın parçasıydı. Kübey Hanım gölün yüzeyine eğildiği ve su, onun hareketine karşılık vererek kendini kırbanın içine doldurdu. Bu doluş, bir alım değil, bir çağrıya cevap gibiydi.

Sonra kırbadan bir damla aldı ve Simana’ya doğru uzattı.Hiçbir şey söylemedi.

Simana damlayı avucuna aldığında, ilk anda hissettiği şey derin bir yoğunluktu.Sanki bu küçücük damlanın içinde yalnızca bir yaşam yoktu, o yaşamın taşıyacağı tüm ihtimaller, tüm kırılmalar ve tüm karşılaşmalar da birlikte sıkışmıştı.

Parmaklarının arasındaki bu titreşim, henüz söylenmemiş bir ismin, henüz kurulmamış bir hayatın ve henüz verilmemiş kararların sessiz ama kararlı bir başlangıcıydı.

O an Simana, bu damlanın sıradan bir ruh olmadığını ve onun kendisine neden verildiğini kavradı. Bu, yalnızca gölden alınan bir öz değil, aynı zamanda göğe sunulanın bir karşılığıydı. Kurbanların ruhu göğe ulaşmış, yol açılmış ve o açılan yol, boş kalmaması gereken bir dengeyle doldurulmuştu. Bu yüzden bu damla bir lütuf değil, bir karşılık ve bir emanetti…

Bu damla, doğan çocuğa verilecekti.Onun ağzına bırakılacak, nefesiyle birleşecek ve onunla birlikte büyüyecekti.

Simana’nın zihninde bu fark ediş genişledikçe, damlayı tuttuğu eline yeniden baktı ve ilk kez bu küçük varlığın taşıdığı yükün büyüklüğünü hissetti.

Bu çocuk yalnızca doğmayacaktı; çünkü doğmak, burada gördüğü şeyin en küçük parçasıydı. Asıl önemli olan, bu damlanın bir gün tekrar bu göle dönüp dönemeyeceğiydi.

Ve bu dönüş, kendiliğinden olmayacaktı.

Simana, gölün kıyısında az önce geri dönen, yönünü kaybeden ya da yüzeye ulaşamadan silinen ruhları hatırladı… Onların eksikliği bir ceza mıydı? Yoksa bir şans daha mı? Dünyada yaşamışlardı, nefes almışlardı, belki sevinmiş, belki acı çekmişlerdi; fakat hiçbir şeye gerçek anlamda değmemişlerdi. Ne bir canlının varlığını tanımışlar, ne bir ağacın gölgesine minnet duymuşlar, ne bir suyun akışını anlamışlardı. Var olmuşlar ama bağ kurmamışlardı.Ve bağ kurmayan, bu göle ulaşamıyordu.

Ama eğer…Gördüğü her canlıyı kendi varlığının dışında değil, içinde hissederse; bir ağacın gölgesini bir armağan olarak kabul ederse; bir hayvanın bakışında yüreği titrerse; bir insanın yükünü yalnızca seyretmez, onunla birlikte taşımayı öğrenirse…İşte o zaman bu damla, başladığı yere geri dönebilecekti.

Simana bu gerçeği düşündüğünde içindeki huzurun biçimi değişti. Artık içinde ki hem kabulleniş hem de bir yaşama sorumluluğunun farkına varıştı… Elinde ki damlaya tekrar baktı ve bu küçük titreşimin, binlerce ihtimali taşıdığını anladı. Eğer bu çocuk dünyada yalnızca yaşayacak olursa, bu göl ona kapalı kalacaktı. Ama eğer yaşadığı her anı bir bağa dönüştürebilir, dokunduğu her varlığın hakkını gözetebilir, kendisini var olan her şeyin içinde bir yer olarak hissedebilirse, işte o zaman bu damla başladığı yere geri dönebilecekti.

Simana başını yavaşça kaldırdı.Süt-Ak-Köl artık gözlerinin önünde duran bir göl değildi.O, ölçen bir yerdi.Yargılamadan, cezalandırmadan, yalnızca varlığın kendi ağırlığını kendi özüne göre tarttığı bir yer.Ve insan, ancak o ölçüye uygun yaşadığını fark ettiği anda, gerçekten yaşamaya başlıyordu.

Kübey Hanım’ın varlığı yavaşça silinirken göl yeniden duruldu; ışık hala aynı yumuşaklığıyla yayılıyor, Sürö Dağı’nın heybeti değişmeden yükseliyor, altın sandallar gölün üzerinde sessizce süzülmeye devam ediyordu. Fakat Simana artık bu düzenin içinde bir yer edinmişti. Elindeki damla, onu yalnızca dünyaya bağlamıyor, aynı zamanda buraya da bağlıyordu.

Gözlerini kapadığında düşüş yeniden başladı…Işık yavaşça çekildi, yerini tanıdık bir karanlığa bıraktı. Artık boşluk yoktu; toprağın kokusu vardı, gecenin sesi vardı, uzaklardan gelen bir rüzgarın hafif uğultusu vardı. Simana’nın bedeni yeniden ağırlık kazandı, dizleri toprağa değdiğinde bunun bir dönüş olduğunu anladı.

Gözlerini açtığında kara ormanın içindeki gölün kıyısındaydı.Su yine siyahtı, yine derindi; ama artık ona bakarken içinde bir bilinmezlik yoktu,bir hatırlama hissi vardı. Su iyesinin sesi bu kez duyulmadı; çünkü söylenecek olan söylenmişti. Simana yavaşça ayağa kalktı, elini sıkıca kapattı ve damlanın hala orada olduğunu hissetti.

Yürüdü… Ağaçlar seyrekleşti, toprağın nemi azaldı. Obaya yaklaştıkça uzaktan gelen sesler belirginleşti; bir bebeğin aralıklı ağlayışı, kadınların düşük sesli konuşmaları, ateşin yeniden canlandırılmış çıtırtısı…

Çadırın önüne geldiğinde bir an durdu.Eşiğe bakmadı, ama geçti.İçeri girdiğinde sıcaklık yüzüne vurdu; içeridekiler başlarını kaldırdı, fakat kimse bir şey sormadı. Çünkü Simana’nın yüzüne bakmak, cevabı duymak için yeterliydi.

Gökçe Kız yorgundu ama gözleri açıktı. Bebeği kollarının arasında, henüz dünyaya tam alışamamış bir sessizlikle yatıyordu. Simana yavaşça yanına yaklaştı, diz çöktü ve bir süre hiçbir şey yapmadan onları izledi.Sonra elini açtı.Damla oradaydı.Ama artık yalnızca bir ışık değildi, belirgin bir varlıktı; titreşimi daha düzenli, varlığı daha kesindi. Simana parmaklarını yavaşça hareket ettirdi, damlayı iki parmağının ucuna aldı ve bebeğin yüzüne doğru eğildi.

Çadırın içi o an sessizleşti.Ateşin sesi bile geri çekildi.Simana damlayı bebeğin dudaklarına yaklaştırdı ve bir an durdu.Bunun yalnızca bir ritüel olmadığını,bir bağ kurma olduğunu biliyordu. Sonra damlayı bebeğin ağzına bıraktı.Yavaşça fısıldadı “Kutlu ol,kutlu kal. Kaldığın yerde,vardığın yerde kutlu olsun Akkız…”

Bebeğin nefesi bir an değişti, göğsü hafifçe yükseldi, sonra yavaşça indi. Göz kapakları titredi; sanki henüz geldiği yeri hatırlıyor, sonra o hatırayı usulca bırakıyordu.

Simana geri çekildi.İçinde bir şey tamamlanmıştı.Bebeğe baktı.Artık yalnızca bir çocuk değildi.Bir emanetti.

Ve bu emanet, ne Simana’ya ne annesine ne de obaya aitti; bu, varlığın kendisine verilmiş bir sorumluluktu. Bu çocuk, yaşadığı her anla kendine bir yol çizecek, dokunduğu her varlıkla o yolu genişletecek ve bir gün, eğer bu yolu hakkıyla yürüyebilirse, başladığı yere geri dönebilecekti.

Simana ayağa kalktı.Çadırdan çıkarken geceye baktı.Yıldızlar yerli yerindeydi.Ama artık onlara bakarken ışıklardan çok,var olan bir düzeni görüyordu.Ve o düzenin içinde, insanın yerini.