Simana'nın Günlükleri

Simana’nın Günlükleri – 22 – Süt Ak Göl

Kurbanlar o gün akşamdan kesilmişti; çünkü eski insanlar bilirdi ki dünyaya gelen her can, yalnızca annesinin rahminden değil, göğün görünmeyen katlarından koparak gelir ve bu kopuş, toprağa bir şey bırakırken göğe de bir şey borçlandırır.

Etler pay edilmiş, ateşler yakılmış, dualar edilmişti; fakat herkesin bildiği bir şey daha vardı.Kurbanın kanı toprağa ait olsa da ruhu yerde kalamazdı ve eğer onu taşıyacak olan kişi o gece başarısız olursa,doğan çocuğun yolu da eksik açılırdı.Bu yüzden obanın tüm gözleri fark ettirmeden Simana’yı aradı.Simana bunu hissetti ama kimseyle konuşmadı.

Gece çöktüğünde herkes çekildi. Kadınlar çocukla ilgilendi, erkekler ateşin başında susarak oturdu. Simana ise çadırından çıkıp kurbanların bırakıldığı yere gitti. Toprağın üzerinde hala sıcak olan izler vardı; kesilmiş etin kokusu, tütsüyle karışmış, havaya ağır bir perde gibi asılmıştı. Daha önce defalarca yaptığı bir işti bu, ama bu kez havada alışık olmadığı bir ağırlık vardı.

Simana diz çöktü, avucunu toprağa koydu ve gözlerini kapadı. İçinden bildiği en eski çağrıyı geçirdi.Normalde bu noktada hava değişir, rüzgar yönünü kırar, toprağın altından ince bir titreşim yükselirdi; ruhlar çağrıldıklarını belli eder, yol açılırdı. Fakat bu kez hiçbir şey olmadı. Ne bir kıpırtı, ne bir ses, ne de göğün alışıldık açılışı…

Simana gözlerini açmadı. Bunun bir gecikme olduğunu düşündü. Daha derine indi, daha eski bir yerden çağırdı. Atalarının sesini, kendi sesinin altına koydu.

Bekledi…Yine hiçbir şey olmadı.İşte o an, bunun bir sessizlik değil, bir reddediş olduğunu anladı.Elini topraktan çektiğinde kurbanların ruhlarının hala yerde olduğunu hissetti; kalkmamışlardı, yükselmemişlerdi, sanki toprağa yapışmışlardı. Göğsünün ortasında ağır bir baskı hissetti ama o gece göğe çıkamadı.Ve bu, ilk kez oluyordu.

Simana o gece çadırına döndüğünde yenilmiş gibi hissetmedi; biliyordu ki bu önüne konmuş ama henüz adı söylenmemiş bir engeldi. Postların üzerine oturdu, davulunu yanına bıraktı ve uzun süre hiçbir şey yapmadan bekledi; çünkü bazı geceler çözüm aramanın gerçek soruyu anlamanın önüne geçeceğini biliyordu. Önce çözülmek ve daha sonra çözmek için kendine izin verdi.Geceyi öylece geçirdi.

İkinci gece geldiğinde Simana aynı yere gitmedi.Çünkü ilk geceden öğrendiği bir şey vardı ve yol değişmişti.Bu kez çadırının içinde hazırlık yaptı. Ateşi ortada yaktı.Ateş önce küçüktü; yükselmesine izin verdi. Alevler büyüdükçe gölgeler çadırın duvarlarına tırmandı, sonra aşağı sarktı.

Ardından torbasından çıkardığı otları tek tek ateşe attı; ardıcın keskin kokusu, adaçayının yumuşaklığıyla birleşti, sonra daha eski, daha derin bir koku yayıldı. Adı unutulmuş ama yolu hala hatırlayan bir bitkinin kokusu.

Davulu eline aldığında derin nefesler alıp verdi.Tokmağı avucunda bir süre çevirdi, sanki ritmi dışarıda değil, kendi içinde arıyordu. Sonra ilk vuruşu yaptı.İkinci vuruşta gölgeler duvarlara doğru uzadı.Üçüncüde ritim kuruldu.

Simana bu kez ruhları çağırmadı; yalnızca kapıyı araladı ve bekledi. Bir süre hiçbir şey olmadı.Sonra çadırın içindeki hava ağırlaştı.Ateşin alevi bir an için eğildi. Tütsü dumanı yukarı çıkmadı; yanlara doğru dağıldı. Ve Simana, görünmeyenlerin geldiğini anladı.

Önce birinin varlığı hissedildi; görünmedi ama yok da değildi. Önce biri.Sonra bir başkası.Sonra hepsi.Ruhlar bu kez cevap verdi.Ama bu cevap bir söz değildi.Bir yöndü…

Simana davulu susturdu. Başını kaldırdı ve gösterilen yöne baktı. Çadırın kapısı kapalıydı ama dışarıyı gördü.Yoğun, ağır ve eski bir karanlık… Kara Orman. Dalların birbirine değdiği, ışığın yere ulaşmadığı, zamanın ağır aktığı bir yer. Ve o ormanın içinde, siyah yüzeyli, durgun bir göl.Hayat ağacının merdiveni de işte oradaydı.Şimdiye kadar kayın ağacının altında yükseldiğini sanmıştı.Oysa bu kez, yol değişmişti.

Gece yarısını geçtikten sonra yola çıktı.Oba arkasında kaldı. Ateşler küçüldü, sesler sustu. Bozkırın açık nefesi, yerini yavaş yavaş daralan bir karanlığa bıraktı. Ormana yaklaştıkça rüzgar kesildi. Toprak yumuşadı. Adımlarının sesi kayboldu.Ormana girdiğinde, dünya geride kaldı.

Ağaçlar birbirine yaklaşmış, dallar gökyüzünü neredeyse tamamen kapatmıştı. Işık yoktu ; daha çok, görünmeyen bir şeyin içinde yürüyormuş hissi vardı. Simana ilerledikçe yön kavramı kayboldu; sağ ya da sol yoktu, yalnızca içeri doğru bir çekiliş vardı.Ve bir süre sonra gölün kıyısına ulaştı.Su siyahtı.Derin bir göz gibi, bakıldığında içine çeken ama ne gördüğünü hemen vermeyen bir yüzeye sahipti.

Simana eğildi.Elini suya yaklaştırdı ama değdirmedi.Tam o anda suyun yüzeyinde ince bir halka oluştu.Sonra bir tane daha.Göl bir an için genişledi; sanki daha da derinleşti.Simana o an anladı ki bu yolculuk, önceki gecelerdeki gibi yalnızca kendi gücüyle sürdürülebilecek bir yol değildi.

Gözleri ağırlaştı.Nefesi yavaşladı.Ve olduğu yerde, suyun kıyısında, hiçbir direniş göstermeden transa girdi. Sonra bedenini bıraktı.Ve düştü.

Simana düştüğünü sandığı o anın hemen ardından bir yere çarpmadı. aksine, düşüş sarmal bir geçişe dönüştü ve bedeninin ağırlığı yavaşça çözülürken göz kapaklarının ardındaki karanlık, yerini tarifsiz bir aydınlığa bıraktı.

Gözlerini açtığında ilk fark ettiği şey, bulunduğu yerin bir somut bir mekan olmaktan çok bir soyut bir varlık hali oluşuydu. Önünde uzanan gölü gördüğünde ise nefesi kendiliğinden değişti.

Simana, buranın yalnızca bir göl olmadığını, Başkam Tüleç’in yıllar önce anlattığı, hayatın ilk nefesinin verildiği yer olduğunu anladı. Süt-Ak-Göl…Ruhun ilk damla halinde alındığı, yaşamın göğe bağlı kaldığı yer.

Göl, suyla değil ışıkla doluydu; ama bu ışık göz alan bir parlaklıktan çok insanın içini genişleten, unuttuğu bir şeyi yeniden hatırlatan yumuşak bir aydınlıktı.

Yüzeyi dalgasızdı; fakat hareketsiz değildi. Sanki içinde sayısız ince titreşim dolaşıyor, bu titreşimler görünmez halkalar halinde birbirine değmeden genişliyordu. Gölün kıyısı görünmüyordu,sınırı yoktu. Nerede başladığı ve nerede bittiği anlaşılmıyor, yalnızca var olduğu hissediliyordu.

Simana birkaç adım attı.Ayağı suya değdiğini sandı ama batmadı; göl onu taşıdı. Çünkü burası ağırlığı kabul eden değil, özü tanıyan bir yerdi.

Ve o anda içine bir huzur yayıldı.Bu huzur, uzun zamandır içinde var olup da üzeri örtülmüş bir şeyin yeniden ortaya çıkması gibiydi.

Gölün hemen ötesinde, göğe doğru yükselen bir heybet belirdi.Sürö Dağı…

Dağ, sıradan bir taş yığını gibi durmuyordu; daha çok göğün kendi içinde katlanarak yükselmesi gibiydi. Zirvesi bakıldıkça uzaklaşıyor, yaklaştıkça büyüyordu. Yamaçlarında ışık ve gölge birbirine karışıyor, bu karışımın içinde sayısız varlık hareket ediyordu.

Simana dikkatle baktığında onları seçebildi: Yedi kuday, yayuçı’lar, koruyucu ruhlar ve insanlara refakat eden ruhlar… Her biri ayrı bir düzen içinde, ama hiçbir karmaşa olmadan varlıklarını sürdürüyordu. Bu dağ, adeta varoluşun düzenlendiği bir merkez gibiydi.

Gölün kıyısına yeniden baktığında bu kez hareketi fark etti.Suyun içinden ağır ağır yükselen varlıklar vardı.Üç boynuzlu keçiler.Puralar…

Boynuzlarının her biri farklı bir istikameti gösterir gibiydi. Tüyleri süt beyazıydı ama ışıkla karışmıştı; baktıkça sınırları silikleşiyor, yürüdükçe gölün yüzeyini yararak değil, onun içinden ayrılarak ilerliyorlardı. Gözleri derindi; içlerinde eski bir bilginin sessizliği vardı.

Simana onları izlerken fark etmeden gülümsedi.Çünkü bu varlıklar korkutucu değildi; aksine henüz dünya bile yaratılmadan var olan saflığı taşıyorlardı üstlerinde.

Bir süre sonra gölün yüzeyinde başka bir hareket başladı.Altın sandallar belirdi.Önce bir tane, sonra bir başkası, sonra sayıları arttı. İçlerinde insanlar vardı. Fakat bu insanlar dünyadaki halleriyle aynı değildi; yüzlerinde ne eksiklik ne de telaş vardı. Sanki bir yükten kurtulmuş,fakat boşluğa düşmemişlerdi.

Simana dikkatle baktı.Bazılarını tanıdı.Obanın eski insanları… Göçüp gidenler… Adları artık yalnızca hatırlanan ama burada hala yaşayanlar…

Ve o an Akçora Kadın’ın yıllar önce söylediği sözler zihninde yankılandı:

“Acunda doğru yolda olanlar, orada mesut olur.”

Simana şimdi bunun ne demek olduğunu görüyordu.Gölün kıyısında sedef gibi parlayan kumluklar uzanıyordu. İnsanlar bu kıyılarda dolaşıyor, oturuyor, konuşuyor, bazen gülüyorlardı.

Altın sandallar gölde süzülürken, bazı ruhların aile halinde bir arada olduğunu fark etti. Bu yalnızlık yeri değildi; bağın devam ettiği bir yerdi. Atalar burada birbirinden kopmamış, aksine daha saf bir biçimde bir arada kalmıştı. Ve bu bağ, yalnızca burada kalmıyor, aşağıya, yeryüzüne de uzanıyordu.

Simana o an anladı ki bu ruhlar yalnızca burada yaşamıyordu.Gerektiğinde aşağıya, yaşayanların arasına dokunuyorlardı.Bir yön veriyor, bir yolu açıyor, bazen de bir felaketi geri çeviriyorlardı.

Gözleri kalabalığın içinde dolaştı.Annesini gördü.Babası da oradaydı.Akçora Ana… Başkam Tüleç… Temür…Hepsi ordaydı.

Ama bu karşılaşma, ikinci kattaki gibi bir yüzleşme değildi. Burada kimse eksik değildi, kimse yarım değildi. Her şey yerini bulmuştu.

Tam o anda, gölün yüzeyi, sanki görünmeyen bir kudretin parmak uçlarıyla yoklanmış gibi, ince ve derin bir titreşimle dalgalandı; bu dalgalanma suyun içinde gerçekleşiyor, yüzey yalnızca o iç hareketin gecikmiş bir yankısı gibi usulca kıpırdıyordu.

Bu titreşimin ardından, gölün derinliklerinden kopup gelmişçesine bir damla yavaş yavaş yukarı doğru yükseldi; fakat bu yükseliş, suyun doğasına ait bir hareketten çok bir niyetin, bir çağrının ve henüz gerçekleşmemiş bir kaderin kendini görünür kılma çabasıydı.

Bu damla, diğerlerinden açıkça ayrılıyordu.Simana’nın bakışı o damlanın içine değdiği anda; henüz şekillenmemiş bir yüzün silik hatlarını, henüz atılmamış bir ilk nefesin göğüs kafesini doldurmadan önceki o sessiz titreşimini, zamanın henüz dokunmadığı bir başlangıcın saf ve kırılgan bekleyişini bütün çıplaklığıyla hissetti.

Damla ağır ağır yükseldi, gölün yüzeyine değdiği noktada bir an duraksadı ve ardından, hiçbir iz bırakmadan o yüzeyden ayrılarak dünyaya doğru akmaya başladı.Simana bu yükselişi izlerken, gölün başka bir noktasında, bu kez tam karşı yönde gelişen ikinci bir hareket belirdi; fakat bu hareket, aşağıya doğru bir akışın habercisiydi.

Gölün yüzeyi yeniden titreşti, ama bu titreşim daha ağır, daha dolu ve daha kararlıydı; çünkü bu kez gelen şey, doğmak üzere olan bir ruhun hafifliğine sahip değildi.Bu damla yaşamını tamamlamış bir varlığın ağırlığını taşıyordu. Işığın biçiminde ama yoğunluğunda bir değişim vardı; sanki bu varlık, yalnızca var olmamıştı, var oluşunu yaşamış ve tamamlamıştı.

O da yavaşça yaklaştı, gölün yüzeyine değdi ve en küçük bir dalga bile oluşturmadan, sanki zaten oraya aitmiş gibi, suyun içine karışarak kayboldu.

Simana nefesini farkında olmadan tutmuştu.Çünkü gördüğü şey, bir görüntü değil, bir düzenin açığa çıkışıydı.

Bir ruh dünyaya iniyordu.Bir ruh dünyadan dönüyordu.Ve bu iki hareket, birbirini izleyen iki ayrı olay değil, aynı anda gerçekleşen tek bir hakikatin iki farklı yönüydü; ne biri diğerinden önceydi ne de sonra, ne biri başlangıçtı ne de diğeri son.

Simana’nın zihninde bugüne kadar birbirinden ayrı, hatta zıt gibi duran kavramlar, ilk kez birbirine değdi ve ayrılmadan kaldı; çünkü o an, doğum ile ölümün bir çizginin iki ucu değil, aynı sarmalın iki farklı kıvrımı olduğunu bütün açıklığıyla kavradı.

Başlangıç ile son arasında, aslında hiçbir fark yoktu.Bu farkı yaratan, yalnızca insanın kendi anlayışı, kendi korkusu ve kendi sınırlı bakışıydı.