Simana'nın Günlükleri

Simana’nın Günlükleri – 21 – Göğün Bıraktığı Nefes

Gece, obanın üzerine ağır ama huzurlu bir örtü gibi çökmüştü. Ateşler sönmemiş, yalnızca küllenmişti; dumanları, göğün karanlığına ince çizgiler çekerek yükseliyor, sonra yıldızların arasında kayboluyordu. Simana çadırının içinde, sırtını postlara yaslamış, günün yorgunluğunu sessizce çözmeye çalışıyordu. Göğe çıktığı gecelerin ardından dünya her zaman biraz yabancı görünürdü; sanki yeryüzü aynı kalmış, fakat onu gören gözler değişmişti.

Tam o sırada çadırın kapısı telaşla aralandı.

Genç bir delikanlı, nefesini toparlayamadan içeri girdi. Göğsü hızla inip kalkıyordu; rüzgarın içeri taşıdığı soğukla birlikte sesi de titriyordu.

“Simana… Gelmen gerek,” dedi. “Gökçe kız doğuracak. Sancısı başladı… Ama korkuyorlar.”

Simana ayağa kalktı. Çadırın içinde bir an durdu; acele etmedi. Çünkü kam, doğuma koşarak gitmezdi. Doğumu telaşla karşılamak doğru değildi; o, gökle yerin arasında açılan bir kapıydı ve kapılar aceleye gelmezdi.

Post giysisini omuzlarına aldı, kemerine küçük torbalarını bağladı. İçlerinde kurumuş otlar, tütsüler ve bir parça kırmızı ip vardı. Çadırdan çıktığında bozkırın gecesi onu bekliyordu; yıldızlar sessizdi ama dikkat kesilmiş gibiydiler.

Gökçe Kız’ın çadırına yaklaştığında içeriden yükselen sancılı nefesleri duydu. Kadınlar fısıldaşıyor, birileri sıcak su taşıyor, biri de kapının yanında dua mırıldanıyordu. Simana içeri girdiğinde herkesin bakışı bir an ona döndü; fakat kimse bir şey sormadı. Çünkü obada herkes bilirdi ki doğum, yalnızca kadının değil, ruhların da işi sayılırdı.

Gökçe Kız’ın yüzü terden parlıyordu. Saçları alnına yapışmıştı; sancının arasında Simana’ya baktığında gözlerinde korkudan çok, uzun zamandır beklenen bir şeyin ağırlığı vardı.

Bu çocuk kolay gelmemişti.

Yıllar önce Gökçe Kız’ın rahmi sessiz kalmış, oba kadınları ona sabır telkin etmişti. O zaman Simana, göğe çıkmış ve embriyo ağacının bulunduğu katı aramıştı; Nanai kamlarının omija muoni dediği o ağacı… Ruhların henüz bedene girmeden önce beklediği dalları… Oradan bir  embriyo ruhu getirmiş, annenin kaderine bırakmıştı.

Şimdi o ruh kapıyı çalıyordu.

Simana diz çöktü, avucunu kadının alnına koydu.

“Kapı açılıyor,” dedi yavaşça. “Korkma. Gelen yalnız değil.”

Sonra çadırın ortasına küçük bir ateş yakıldı. Ateşe bir avuç kurutulmuş ardıç attı; duman ağır ağır yükseldi.

Duman, kötü niyetli ruhların yönünü şaşırtır, yolu karıştırırdı.Çünkü doğum anı, yalnızca iyi ruhların değil, karanlık varlıkların da dikkatini çekerdi.En çok da Al Karısı’nın.

Al Karısı, bozkır halklarının en eski korkularından biriydi. Lohusa kadınların etrafında dolaşır, zayıf düşmüş bedenlere yaklaşır, bebeğin ruhunu çalmak isterdi. Geceleri çadırların çevresinde dolanır, kapının eşiğinde beklerdi. Onu kovmanın yolu korkmak değil, kapıyı kutsamaktı.

Simana kemerinden kırmızı ipi çıkardı ve çadırın direğine bağladı.

“Umay’ın ipidir bu,” dedi.

Sonra başını göğe kaldırdı; sesi yüksek değildi ama kelimeleri çadırın içini doldurdu.

“Ey Umay Ana,göklerin yumuşak eli,ana rahimlerinin koruyucusu…

Bu çocuğun yolu açıktır.Bu kadının kapısı kutsaldır.

Al karısının gözü burayı görmesin.Gölgesi eşiği geçmesin.”

Kadınlar başlarını eğdi. Çadırın içinde bir sessizlik oldu; o sessizlikte yalnızca Gökçe Kız’ın nefesi ve ateşin çıtırtısı vardı.

Simana kadının yanına oturdu. Ellerini karnına koydu ve uzun süre hiçbir şey söylemeden bekledi. Sonra sancı yükseldi.

Kadınların elleri Gökçe Kız’ın omuzlarını tuttu. Simana bir avuç suyu ateşin yanında ısıttı, içine birkaç damla süt kattı. Bu eski bir gelenekti; doğumdan sonra süt saçmak, yeni gelen canın bereketle karşılanması içindi.

Ve nihayet, çadırın içinde yeni bir ses yükseldi. İlk ağlayış.

Bebek dünyaya geldiğinde Simana onu aldı, yüzüne baktı. Küçücük bir varlıktı; ama göz kapaklarının altında henüz unutmadığı bir göğün ışığı saklıydı.

Bebeğin alnına parmağıyla bir işaret çizdi.

“Kutlu olsun,” dedi.

Sonra kadınlara döndü.

“Kırklı su hazırlayın.”

Çünkü yeni doğan çocuk ve lohusa kadın kırk gün boyunca dünyanın en kırılgan kapısında dururdu. Kırklı suyla yıkanmak, bedenin ve ruhun yeniden dengeye gelmesi için yapılan kadim bir arınmaydı. İçine kırk damla su, kırk çakıl taşı ve kırk niyet katılırdı.

Bebek annesinin yanına bırakıldı. Kadınlar kapının önüne süt saçtı; toprağın payını unutmamak için.

Simana ateşin yanında bir süre daha oturdu.

Dışarıda gece hala yerindeydi; yıldızlar göğün derinliğinde sessizce duruyordu.

O an Simana bir kez daha hatırladı:

Şamanın yolu göğe çıkmak için değildir yalnız.

Şaman, üç kapı için çağrılır.

Bir çocuk dünyaya gelirken…
Bir çift hayatını birleştirirken…
Ve bir ruh bu dünyadan ayrılırken.

Çünkü yaşam, gökle yer arasında açılan üç büyük kapıdan ibarettir.

O gece, bozkırın üzerinde yeni bir nefes dolaşmaya başladı.

Ve Umay Ana’nın görünmez gölgesi, çadırın eşiğinde sessizce bekledi.