Blog
Simana’nın Günlükleri – 20 – Zaman Kırıkları
Tilkinin gözlerinde kendi bakışının yankısını gördüğü o anın ardından Simana, geri dönmenin mümkün olduğunu ama artık geri dönülemeyeceğini anladı; yine de göğe korumasız çıkılmazdı.
Bu, kadim kamların bildiği en eski kaideydi. Göğün katları yalnızca merdivenle değil, muhafızlarla geçilirdi. Onlar çağrılmadan kapı zorlanmaz, koruyucu gelmeden eşik aşılmazdı. Simana kayın ağacının dibine oturdu, davulu dizlerinin üzerine yerleştirdi ve tokmağı avucunda uzun süre çevirdi; çünkü tokmak onun için çağrıyı taşıyan bir niyetti.
İlk vuruşunda gece kıpırdamadı. İkinci vuruşunda rüzgâr yön değiştirdi ama yapraklar oynamadı. Üçüncü vuruşta ise ses, nihayet zamanın içinde yayıldı.
Simana niyetini yüksek sesle bıraktı: “Adımı bilenler, yoluma eşlik edecekler buradayım desin.”
Bir bekleyiş oldu. Uzun… Ölçüsüz…
Sonra, ayın çevresinde ince bir halka oluştu. Bulut ya da sis değildi bu ; daha çok görünmez bir kanadın gölgesi gibiydi. Kayın ağacının üst dallarında bir titreşim belirdi. Otların arasında dolaşan rüzgar, yön değiştirmeden dolaşmayı bıraktı.
Ve üç ayrı yönden, üç ayrı tonda aynı söz geldi:
“Buradayım.”
Göksel koruyucular görünmedi belki ama Simana onların geldiğini, ayın ışığının kesintisinden, toprağın içten içe ısınmasından ve kalbinin attığı yerin değişmesinden anladı. Derin bir nefes aldı ve gözlerini kapattı. Rüzgar sustu, yıldızlar yer değiştirdi ve zaman, düz bir çizgi olmaktan vazgeçti.
İkinci kat, kırılmış vakitlerin içinde kurulmuştu. Orada anlar yan yana sıralı durmazdı. Bazen üst üste yığılan katmanlar halinde bazen de kuyruğunu yutan bir yılan gibi spiral halde olurdu.
Çocukluğun bir gölgesi, henüz yaşanmamış bir sabahın ışığıyla omuz omuza bekler; ölüm ile doğum arasındaki mesafe, bir nefes kadar kısalırdı. Bu yüzden oraya “Zaman Kırıkları” denirdi.
Simana yürüdü. Karşısına bir silüet çıktı. Başkam Tüleç’ti bu. Yüzünde zamanın çizgilerinden öte, hayatı boyunca verdiği kararların izleri vardı.
“Koruyucular kapıya kadar gelir.” dedi Tüleç, sesi taşın altından gelen su gibiydi. “Çünkü içeri giren, kendi soyudur.”
Simana, “Hazırım” demedi çünkü artık hazır olmanın yalnızca bir iddia olduğunu öğrenmişti.Eyleme geçti ve bir adım attı.
Zaman kırıldı. Bir çadır dumanı belirdi. Ama duman yükselmiyor,askıda duruyordu. Bir atın kişnemesi duyuldu… Ve iki gölge, kırık zamanın içinden ağır ağır yaklaştı.
Onları ilk bakışta tanımadı Simana. Çünkü insan, kendisine ait olanı en son tanır. Fakat kalbinin attığı yer yine değişti. Gölgeler yaklaştıkça yüzler belirginleşti; gençtiler, yorgun değillerdi; ama yarım kalmış bir cümlenin ortasında durmuş gibiydiler.
Annesi. Babası. Ama “anne” ve “baba” kelimeleri burada dar geliyordu. Onlar, onun kanında titreşen ilk yazgıydılar.
Simana onlara doğru bir adım attı; toprağın altından bir ürperti yükseldi, sanki atalarının adımları onun ayağına denk gelmişti.
Annesi konuştu: “Seni terk ettiğimizi sandın.”
Bu söz bir sitem taşımıyordu ; çünkü sitem yaşayanlara mahsustur. Bu, zamanın içinden çekilip çıkarılmış bir hakikatin, yavaşça yerine konuluşuydu.
Babası devam etti:
“Bir obaya ateş düştüğünde kimse kimseyi bırakmaz.Ama ateş, adları ayırmaz; rüzgar yön sormaz ve ölüm, hangi çadırın içine girdiğini seçmez.”
Zaman o an yeniden çatladı, kırılmış bir testinin içinden suyun sızması gibi ağır ve geri dönülmez bir çatlamaydı bu. Bir görüntü belirdi, bozkırın üzerine çöken kara bir duman, koşan atların ayaklarından savrulan toprak, çadırların gölgelerinin birbirine karışışı. Anne ve babasının obasına bir düşman saldırısı… Atların nal sesleri bir süre duyuldu, sonra yerini yanan ahşabın kuru çatırtısına bıraktı; bir an için gökyüzü kızıl bir perdeye dönüştü ve ardından her şey geri dönülmeyecek kadar sadeleşti.
Simana o anın içinde bir acı aradı; çünkü insan, hakikatin acı ile geldiğine inanır. Fakat acı gelmedi. Annesi devam etti:
“Biz seni bırakmadık. Bırakmak, bir seçimdir . Oysa o gece seçim yoktu; yalnızca ateş vardı.”
Babası gözlerini Simana’nın yüzünde gezdirdi; bakışında eksik kalmış bir vedanın ağırlığı vardı:
“Biz ateşin içinden geçemedik. Ama sen geçtin. Çünkü O’nun eli seni korudu.”
Bu sözle birlikte zamanın kızıllığı söndü ve Simana bir başka anın içine kaydı. Dumanın ortasında yanmayan dar bir boşluk, çadırların çöküşü arasında sarsılmadan duran bir sessizlik ve o sessizliğin içinden yükselen, görünmeyen ama tartışılmaz bir kudret… Umay’ın koruyucu dokunuşu.
Başkam Tüleç o ana kadar susmuştu; şimdi konuştu,cümleleri sahnenin altındaki anlamı yerli yerine koymak içindi:
“İkinci kat, kimseyi yargılamaz. Ne yaşayanı ne öleni. Burada suç aranmaz; çünkü suç zamanın işidir. Burada yalnızca yankı aranır. Senin içinde yıllardır çınlayan terk edilme yankısı, aslında bir yangının ve yazgının yarım kalmış nefesiydi.”
Simana o an anladı ki taşıdığı şey bir terk edilme hikayesi değil, tamamlanmamış bir veda idi; atalarından miras kalan korku onların yarım kalan nefesinin titreşimi idi. Ve o titreşim, hayatında ilk kez sustu. Yıllardır göğsünün tam ortasında taşıdığı, adını terk edilmek koyduğu o sert yumru, birdenbire yumuşamadı; fakat kökünden kopup başka bir yere geçti. Sanki ait olmadığı bir toprağa dikilmiş bir ağacın nihayet kendi yerine taşınması ve kök salmaya başlaması gibi.
Tüleç sözlerine devam etti : “Atalar yük değildir.” dedi. “Onlar yön verir. Yük olan, onların korkusunu kendi kaderin sanmandır; onların yankısını kendi sesin, onların izini kendi yolun zannetmendir.”
Bu söz, bir taşın yerine oturması gibi Simana’nın içine yerleşti.
Zamanın kırıkları ağır ağır birbirine yaklaşmaya başladı. Dağılmış anlar, kırılmış çanak parçaları gibi yeniden bir daire kurdu; duman inceldi, kızıllık soldu, atların gölgeleri bozkırın içine çekildi. Annesi ve babası geriye doğru yürümeye başladılar; fakat silinmediler. Çünkü atalar kaybolmaz; yalnızca yerlerini değiştirirler. Onlar uzaklaştıkça Simana’nın içindeki titreşim azaldı, yerini bir sıcaklık ve sağlam bir bağ aldı. Artık bir dengeye yerleşmişti.
Başkam Tüleç son kez konuştu; bu kez sesi rüzgara karıştı:
“İkinci kapıdan geçtin. Bundan böyle soyunun korkusu senin sesine karışmayacak; fakat gücü kalacak. Yankı susacak,asıl ses duyulacak. İz artık yola dönüşecek.”
Simana başını eğmedi,gözlerine yaş da dolmadı. Zira gözyaşı, yanlış yerde arınmanın belirtisidir ve o, yarasını yanlış yerden değil, kökünden çözmüştü. İçindeki titreşim artık çığlık atmıyor, yerini bulmuş bir su gibi sessizce akıyordu.
Bir sonraki nefeste kendini yeniden kayın ağacının önünde buldu. Koruyucuların varlığı çekilmişti; ay ışığı dalların arasından düz ve sakin bir çizgi halinde süzülüyor, gece yeniden ölçülebilir bir zamana benziyordu. Bozkır eski görünümüne dönmüş olsa da Simana’nın ağırlığı değişmişti; ayaklarının altındaki toprak aynıydı, fakat toprağa basan kişi artık aynı değildi.
Elini gövdeye koydu ve ikinci çentiği ağır, tereddütsüz bir hareketle attı. Kabuk yarıldı,çentik derindi.
Ve Simana, ikinci katın ardından artık soyunun korkusunu değil, yalnızca gücünü taşıdığını bilerek geceye baktı.
Gök bir kat daha incelmişti.
4000 TL ve üzeri Alışverişlerinizde ÜCRETSİZ KARGO