Simana'nın Günlükleri

Simana’nın Günlükleri – 17 – Çağrı

Çağrı, Simana’ya bir ses olarak gelmedi. Zaten çağrılar çoğu zaman sesle gelmezdi; ses, çağrının en kaba hâliydi.

O gece gökyüzü olması gerektiği kadar yüksekti. Yıldızlaryerli yerindeydi ama aralarındaki boşluk fazla açıktı.

Sanki gök, bir şeyin eksikliğini saklamaya çalışıyor; ama ne kadar örtse de aradan bir sızıntı bırakıyordu.

Simana bunu fark ettiğinde, henüz hiçbir şey yapmadı. Ne davula uzandı, ne ateşi yaktı. Kayın ağacının önüne geçti. Sadece durdu…

Bu, sıradan bir ağaç değildi; hiçbir zaman da olmamıştı. Kökleri, toprağın neresinde bittiği bilinmeyen bir karanlığa uzanır; dalları, göğün hangi katında sonlandığı sorulamayacak kadar yukarıya değinirdi. Ağaç, olduğu yerde duruyor sanılırdı ama aslında her an bir yerleri birbirine bağlıyordu.

Simana avucunu gövdesine koydu. Ağaç soğuk değildi. Sıcak da değildi. Daha çok, hatırlayan bir şeyin teni gibiydi.

İşte o anda gökyüzünden üç ses geldi. Her biri farklı bir varlıktan. Ama hepsi aynı şeyi söyledi:

“Simana… Gök seni bekliyor.

Ama gök yok. O hâlde sen neye tırmanacaksın?”

Ve gökyüzü çatladı. Bir ışıltı değildi bu. Bir yarıktı.

Her katına bir duygunun, bir korkunun, bir unutuşun olduğu dokuz katlı bir boşluğun açılışıydı.

Bir kartal uçtu başının üstünden. Ters dönmüştü.Tüyleri aşağı sarkıyor, pençeleri göğe uzanıyordu.

Ve sonra kartalın sesi geldi:

“Simana, sen doğdun çünkü insanlar bir şeyi unuttu…

Simana, ağzını açamadı. Sanki bir şey, Simana’nın içinden çekilmişti de geride hafif ama rahatsız edici bir boşluk bırakmıştı.İnsan bazen bir şey eklenince değil, bir şey eksilince yola çıkardı.

Toprak eridi, zaman kurudu, ses çözüldü. Simana diz çöktü. Bu bir teslimiyet değildi. Daha çok, ağırlığını eşitleme çabasıydı.

Davulu eline aldı. Tokmağı tuttu. Geyik boynuzu soğuktu, ama tanıdıktı.Ruhların kemiği gibiydi.

İlk vuruşu yumuşaktı. İkinci vuruş, ilkinin yankısını dinledi.

Üçüncü vuruşta ise dünya, olması gerektiği kadar gevşedi. Gözlerini kapattı. Nefes almadı. O artık burada değildi. Sadece ses vardı.

Ve sonra, ilk ilahi döküldü dilinden:

Ey gök! Ey dokuz katlı boşluk!

Ey adını unuttuğum tanrı!

Ben Simana, taşın altından geldim.

Yaralı kuşların yattığı yerden,

Geyiklerin dualarını ezberleyerek yürüdüm sana.

Kanadım yok ama rüyam var.

Rüzgâr benim sesimi taşımaz.

Ben rüzgârı hatırlatanım.

Davulumla çağırmıyorum seni.

Ben soruyorum sana:

Neredesin?

Varsan niçin sustun?

Yoksan niçin bekleniyorsun hâlâ?

Ey gök! Ben senin içini göreceğim.

Kat kat soyacağım sakladığını.

Ben dualarla değil, sorularla yürüyeceğim sana.

Ben Simana’yım. Ruhların cevapsız duası!

Sesi kesti. Tokmağı yavaşça yere bıraktı. Gözlerini açmadı. Çünkü gözleri artık göğe açılmıştı.

Bir titreme başladı, önce taşta, sonra toprakta, sonra kalbinde.

Bir şey cevap vermemişti.

Ama dinlemişti. Simana bunu biliyordu…

Ve sonra bir fısıltı duydu:

“Simana çağrıldı…”

Ama kim çağırmıştı onu? Ruhlar mı? Yoksa henüz adını bilmediği başka bir şey mi? Ve Simana’nın kalbine bir kelime düştü.Yalnızca bir kelime.Ama o kelimeyle göğü parçalayabilirdi:

“Kim?”