Blog
Simana’nın Günlükleri -9- Başkam’ın Armağanı
Simana ormandan döndüğünde, bozkırın toprağı tanıdık değildi artık.
Ayaklarının altında ezilen taşlar sanki yumuşamış, rüzgârın dokunuşu bile daha nazikleşmişti.
Yürüyüşü ağırdı;ama bu bir yorgunluk değil,yerine oturan kaderin ağırlığıydı.
Tilki, sisin içinde kaybolduğundan beri gözleri Simana’nın içinden çıkmıyordu.
Gördüğü bir hayvan değildi;sanki uzun zamandır eksik olan bir parça,bugün gelip yerine kilitlenmişti.
Yürürken içinden hiçbir şey söylemedi.
Ama zihninin derinliğinde tek bir cümle dönüp duruyordu:
“Bazı sırlar anlatılmaz… Çünkü dillendikçe ölürler.
Ruh, ancak taşıdığı şeyi büyütür.”
O ise bugün ilk kez,ruhu taşıdığı şeyle büyüsün istedi.
Obaya vardığında hava kararmıştı.Çadırların dumanı göğe ince çizgiler çekiyor,çoban köpekleri uykuyla uyanıklık arasında gezinirken
hiç kimse Simana’ya nereye gittiğini sormuyordu.
Belki merak ediyorlardı…Ama onlar, bazen susmanın da bir saygı biçimi olduğunu da biliyorlardı.
Başkam’ın çadırının önünden geçtiğinde Tüleç ocağın başında oturuyordu. Elindeki bıçağı temizliyordu.
Göz göze gelmediler ama Simana ürperdi.Çünkü bazen bir kam, bakmadan da görürdü.Ve Tüleç o anda her şeyi görmüştü.
O gece Simana sade bir yemek yedi, birkaç ot kuruttu ve sagan çayını kupasına doldurup ağır ağır içti.Gün ona çok şey söylemişti…
Simana ise hiçbirini dile dökmedi.Ve hayatında ilk kez, yaşadığı bir şeyi Başkam’a anlatmadı.İçinde bir ses şöyle diyordu:
“Bu benimle başladı.Benimle kalmalı.
Ve doğruysa… O zaten biliyordur.”
Sabaha karşı çadırın kapısı sessizce aralandı.
Simana uyanmıştı ama gözleri hâlâ gecenin derinliğini taşıyordu.
Başkam içeri girdi.Tek kelime etmeden avucunu açtı.Avucunda, tahta bir tilki kolyesi vardı.Tıpkı Simana’nın rüyalarında gördüğü gibi.
Kuyruğu spiral oyulmuş, gözleri yıldız gibi kazınmıştı.Başkam kolyeyi uzattı ve yalnızca şunu söyledi:
“Bazı yoldaşlar vaktinde gelir…
Bazı sırlar ise hiç söylenmeden anlaşılır.”
Simana soru sormadı.Kolyeyi aldı, göğsüne astı.Ve o an,hayatında ilk kez birinin onu gerçekten tanıdığın hissetti.
Gece çökünce rüya ile uyanıklık birbirine karıştı.Sisli ormana yeniden döndü.Tilki yine oradaydı.
Bu kez konuştu ama ne dili vardı ne sesi.Sözleri direkt kalbine işleyen bir sessizlikten yapılmıştı:
“Ben yol değilim.
Ama senin gözün olacağım.
Unutmaya kalktığın her anda,bana bak ve gitmen gereken yolu hatırla.”
Simana sabah uyandığında, parmakları kolyenin üzerinde gezindi. Kolyeyi tutarken,gecenin sisinden kalan bir ışık parmaklarına değdi. O ışık yabancı değildi;uyku boyunca gözlerinin içinde yürüyen tilkinin aynı suskun ışığıydı.
Simana derin bir nefes aldı.
Çadırın duvarlarındaki gölgeler bugün farklı duruyordu.Sanki hepsi ona bir şey hatırlatmak ister gibiydi:
Rüzgârın adımlarını, toprağın hafızasını ve insanın kendi kaderiyle ilk kez karşılaştığı o ürpertici sessizliği.O an, Simana anladı:
Bugüne kadar yürüdüğü yol bir başlangıç değilmiş. Sadece kaderin eşiğiymiş.
Ve şimdi, asıl yol onu çağırmaya başlıyordu.Kendini ilk kez ‘seçilmiş’ değil;doğduğu anda adımları yazılmış biri gibi hissetti.
Bir yolun sahibi değil, o yolun bekçisiydi artık…
4000 TL ve üzeri Alışverişlerinizde ÜCRETSİZ KARGO