Blog
Simana’nın Günlükleri -10 – Bahar Bayramı
Oba, ilkbaharın sonuna yaklaşırken yeniden doğmuş gibiydi.
Kışın küllenmiş duaları, çadırların içinden yükseliyor; ocaklarda tüten isli otların kokusu, göğe karışarak dağlara sığınıyordu.
Sabahın ilk ışığında, kadınlar çadırların önüne çıkardı.
Süt kazanlarını ocağa koyar, kımızı serin taş çukurlara gömer, çocukların saçlarını tararken otları ayırırlardı.
Erkekler çoktan yola düşmüştü; kimi ava, kimi gözcülüğe.
Atların nal sesleri obanın çevresinde daire çizer, toprağın kalbini uyandırırdı.
Çocuklar ise oyunla dua arasında yaşardı. Çünkü her taş, her kuş, her ısırgan bir simgeydi.
Bu yüzden obada hiçbir nefes sıradan değildi; her soluk bir türkü kadar bilinçli, bir dua kadar sadeydi.
O gün bahar bayramı yapılacaktı.Altay halkı, Umay Ana’nın bereketini kutlayacaktı.
Kımız içilecek, etler közlenecek, ateşler yakılacaktı.Kadınlar al, erkekler yeşil giyecekti.
Ama o sabah, obanın kuzey ucundaki bir çadırdan sessiz bir ağlayış yükseldi.
Genç bir çiftin çocuğu üç gündür ateş içindeydi.
Su içmiyor, gözlerini açmıyordu.
Kadınlar fısıldaştı, adamlar başlarını eğdi.
Ve içlerinden biri, başkam’ın çadırının kapısını tıklattı.
Tüleç dışarı çıktığında, rüzgâr bile sustu.
Kimse ona bir şey anlatmadı; gerek yoktu.Çünkü başkam, duymadan da anlayan kişiydi.
Üzerine solgun mavi tüylü kaftanını giydi, davulunu omzuna astı.
Boz ayı dişinden yapılmış küçük tılsımı beline bağladı.Ve sessizce çocuğun çadırına yürüdü.
Simana, o sabah taşların üzerinde oturuyordu.
Başkam’ın yürüyüşü ona farklı geldi.Her adımında yer hafifliyor gibiydi.
O da kalktı; arkasından ama sessizce, bir gölge gibi yürüdü.
Çadırın arkasında, diz çöken kadınların arasına geçti.Başını eğmedi ama gözlerinde saygı vardı.
Başkam, çocuğun başucuna oturdu.
Annesi, çocuğun elini tutuyor ama ağlamıyordu ;çünkü o anda ağlamak, bir kapıyı kapamak demekti.
Tüleç gözlerini kapadı, davulunu yavaşça çalmaya başladı.
Ama bu bir ritim değil, bir kalbin iç sesiydi.Her vuruşta çadırın havası değişiyor, zaman dışarıda kalıyordu.
Kayın dalını ateşe yalattı, ardından çocuğun tenine hafifçe vurdu.
Simana bakıyordu ama bu kez sadece gözleriyle değil.Sanki kulaklarıyla değil, ruhuyla işitiyordu.
Başkam’ın ağzı kıpırdamıyordu ama sözleri kalbinin içine düşüyordu su damlaları gibi:
“Ey ruh, geldiğin yere dönme.
Henüz toprağı terk etme.
Bu beden seni bırakmak istemiyor.
Erlik Han, bize bu ruhu geri ver.”
Davulun sesi çocuğun alnına dokunuyordu.
Simana ilk kez fark etti:Duanın sesi yoktu ama ağırlığı vardı.
Ayin bittiğinde, Tüleç sessizce dışarı çıktı.
Hiç konuşmadı.Ama Simana onun ardından yürürken şunu düşündü:
“O bir ruh çağırmıyor…
O, göğü ikna ediyor.
Ve ben, bir gün bunu anlayarak yapacağım.”
Akşam olduğunda, çocuğun ateşi düşmüştü.
Oba halkı, o gece baharı değil yalnızca hayatı kutladı.
4000 TL ve üzeri Alışverişlerinizde ÜCRETSİZ KARGO