Simana'nın Günlükleri

Simana’nın Günlükleri -4- İlk Yıllar

Simana’nın çadırının çevresi hep sessizdi.Ama bu, kimsenin uğramamasından değildi.Kimse onun sessizliğini bozmak istemezdi.

Bilirlerdi ki Simana’nın sessizliği bir inziva değil,harf olmadan konuşanların dinlenmesiydi.

Obanın çocukları onun çadırının önünden geçerken gülüşmezdi.Ama ürkmezlerdi de.Bilirlerdi ki içerideki kadın,

bir zamanlar her çocuğun düşünü tutmuş bir avuç dua gibiydi.

Yaşlılar, ‘Simana’yı görmek ruha şifa verir’ derdi.

Kadınlar bazen yalnızca yanında oturmak için gelirdi.Çünkü onun gözleri, konuşmadan anlayan bir yıldız kadar sabırlıydı.

Henüz gençken, çadırının obanın ortasında olmasını istememişti.

O çadırı kam adaylarına bırakıp,obanın en ucunda, ormanın kıyısında bir çadır kurdu kendine.

Bir taş davul… Paslı bir kemik bıçağı…

Geyik tüyüyle örülmüş eski bir başlık hâlâ en baş köşedeydi.

Gözlerini yukarı kaldırdı;gümüş renkli bezlerle kaplı çatlak deriden sızan ışık,göğün hâlâ parladığını gösteriyordu.

Ama artık gökte Tanrı değil, sadece bekleyiş vardı.Ve dışarıdan gelen bir rüzgâr sesi…

Simana artık yaşlıydı. Çok yaşlı…

Her sabah çadırının önüne oturur,taştan oyulmuş kupasından bir yudum çay alır, bozkıra bakardı.

Ama o bozkıra bakarken, geçmiş gözlerinden geri yürür,her yaş, her anı bir bir omzuna otururdu.

Ve bu sabah, yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.

Bir hatıra geldi:

‘Ne çabuk büyüdüm ben…Ama nasıl da uzun sürdü o ilk yedi yıl…’

Hatırası kaçıp gitmesin diye gözlerini açmadı,düşler onu çocukluğuna geri götürdü.

Simana üç yaşına geldiğinde, sorulmadan cevaplar vermeye başlamıştı.

Ama bu cevaplar kelimeyle değil,bakışla, sükûtla, ya da çizimlerle verilirdi.

Dört yaşında, bir kuş ölmüştü oba meydanında.

Hiç kimse dokunmamıştı.

Ama Simana kuşun gözlerini kapatıp toprağa gömdü.

O an, Başkam uzun uzun baktı ona.

Hiçbir şey söylemedi ama o bakış bir tanımanın ilk yankısıydı.

Beş yaşına geldiğinde, Başkam onu çadırına çağırdı.Simana diz çöktü, hiç sormadan.

Çünkü öğrenmek istemekle, hazır olmak arasında bir fark vardı.Ve Simana hazırdı…

Başkam ona bitkileri göstermeye başladı.Ama isimlerini değil, niyetlerini öğretti.

‘Bu bitki ateşi düşürür ama önce korkuyu azaltır.

Bu ot uykuyu getirir ama eğer kalp çarpıyorsa rüyayı da çoğaltır.

Şunu al, parmağına sür.Eğer acıtıyorsa henüz affetmemişsindir.

Kara çöpleme göğsü rahatlatır.

Kekik rüyayı uzatır.

Adaçayı kötü ruhu kovar.

Ama hiçbirini Tanrı diye bilme.Tanrı bunları yarattı, ama sen onları onurlandırdın ve var oluş amaçlarına uygun kullanmaya niyet ettin.”

Ve Simana, insanların kelimelerinden önce bitkilerin şarkılarını ezberledi.

Altı yaşında, geceleri rüya görmeye başladı.

Rüyalarında gölgeler konuşuyordu,ama insan diliyle değil, henüz anlamadığı bir dille.

Bir gece uykusundan çıkıp,Başkam’ın çadırının önüne oturdu.Üzerinde yün yorganı yoktu ama hiç üşümemişti.

Sabaha kadar gözleri açık kaldı.Başkam dışarı çıktığında şaşırmadı.Sadece şunu söyledi:

‘Bazen ruh, bedenden önce uyanır.

Sen “O” sabahı görecek bir çocuksun.’

Yedi yaşına geldiğinde,

Simana obadaki tüm kadınların adını biliyordu.Ama kimse ona öğretmemişti. Onların hastalıklarını hisseder, şifa olacak otları çadırlarının önüne bırakırdı.

Bir gün yere dokuz halkalı bir figür çizdi,ortasında bir göz, içinde bir tüy vardı.

Toprak o çizgiyle sessizleşti, rüzgâr bile bir süre esmedi.Sonra başını kaldırıp bozkıra baktı.Ufuk, tanrısal bir sabırla kıpırdamadan duruyordu.

Simana’nın gözleri yavaşça kapandı;bozkırın rengi ısınıyor, ama rüzgâr yine serin kalıyordu.

Ve o an kendi kendine fısıldadı:

“Zaman yürür, ama ruh büyümez.

Sadece bedeni bekler, ona yetişsin diye…

Gerçek bilgelik, saf hâlini unutmamaktır.

Gerçek bilgelik, ruhla bedeni dengede tutabilmektir.

Çünkü o saflıkta, o dengede kelimelere gerek kalmaz artık.Tüm gerçeklik sen olursun…

Ve hatırlarsın,her şeyin birbiriyle sessiz titreşimlerle konuştuğu o görünmez düzenin bir parçası olduğunu…”

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir