Simana'nın Günlükleri

Simana’nın Günlükleri – 19 –

İlk katın ardından gök hemen açılmaz. Aksine, yol incelir; yürüyenin adımlarını saymayı bırakıp yükünü tartmaya başladığı yer burasıdır.

Simana ikinci çentiği atmadan önce günler geçti. Bu günler sayıyla değil, ağırlıkla ölçülürdü. Güneş doğdu, battı; rüzgâr yön değiştirdi; oba yerinde durdu. Ama Simana’nın içindeki denge her sabah başka bir noktaya kaydı. Susmayı öğrenmişti, evet. Fakat suskunluk henüz yeterince derin değildi. Çünkü bazı sesler, konuşulmadığında değil; dinlenmediğinde gürültüye dönüşürdü.

Artık kayın ağacına eskisi gibi bakmıyordu. Bir zamanlar ona göğe uzanan bir merdiven gibi gelen gövde, şimdi bir sınavdı. Lif lif kabuğunda bir tereddüt vardı. Elini sürdüğünde ağaç cevap vermiyor ama itiraz da etmiyordu. Dalları yukarıyı göstermiyor, kökleri aşağıyı çağırmıyordu. Sanki ağaç, yön vermeyi bırakmıştı. Bekliyordu. Gök de…

Simana obada dolaştı, ama eskisi gibi yürüyerek değil. Ayakları toprağa değiyor, fakat zihni adımlarını izlemiyordu. İnsanların sözleri kulaklarına çarpıp yere düştü; hiçbirini almadı. Çocukların gülüşleri yükseldi; içlerinden birini tuttu, cebine koyar gibi kalbine bıraktı. Yaşlıların sessizliği ağırdı; orada durdu, fazlasını istemedi. Çünkü ilk kat ona şunu öğretmişti: Her şey sana ait değildir. Bazı şeyler yalnızca yanından geçer ve seninle kalmayı seçmez.

Günler böyle geçti… Yıldızların çok olduğu bir gece,Simana çadırdan dışarı adım attığında, ilk hissettiği şey toprağın sıcaklığıydı.Güneşin bütün gün sakladığı anılar, şimdi ay ışığında dışarı sızıyordu.Bozkır suskundu.Ama bu, doğanın sustuğu bir sessizlik değil ;dinlediği bir sessizlikti.

Toprağın altında kemikler uyuyordu.Ama ruhlar… Ruhlar ayakta bekliyordu.

Simana başlığını geçirdi. Post giysisi omuzlarına oturdu; ne ağır ne hafifti, olması gerektiği gibiydi. Davulunu almadı bu defa. Sadece tokmağı kemerine astı. Çünkü tokmağı taşıyan, sesi değil; niyeti taşırdı. Ve bu gece, seslerin değil, sessiz çağrıların zamanıydı.

İlk adımını attı. Çadırdan uzaklaştıkça oba karanlıkta eridi. Çocukların gülüşleri, kadınların süt tasları, erkeklerin baltaları… Hepsi arkada kaldı. Ama her şeyin geride kaldığı yerde bir hareket oldu.

Otların arasında bir çift göz belirdi. Yana yatık, keskin, ürkek ama meraklı. Bir tilkiydi bu…

Simana durdu. Tilki bir adım attı. Simana da bir adım attı. İkisi birlikte yürümeye başladılar. Sanki tilki onu çağırmıyordu; sadece yolu hatırlatıyordu.

Dağ eteğine vardıklarında rüzgâr değişti. Toprağın kokusu keskinleşti; nem çekildi, taşın sesi duyulur oldu. Simana gözlerini kapadı. Bir an için, tüy gibi hafifledi. Bozkır, çadır, zaman… Hepsi arkasında kaldı. Önünde yalnızca karanlıkta kıvrılan bir yokuş ve seçilemeyen, kırmızıya çalan bir gölge vardı.

Ve sonra, tilki durdu. Simana onun gözlerinin içine baktı.Ve o anda anladı: Gördüğü gözler tilkiye ait değildi. Kendi gözleriydi. Henüz bakmaktan vazgeçmediği hâliyle…

Zaman çatladı. Ama bu bir ışık değildi. Bir yırtılmaydı. Gökyüzü açılmadı; Simana’nın içi açıldı. Kalbinin derininde, ilk katın susturduğu ama henüz söküp almadığı bir şey kıpırdadı.

Ve bir ses fısıldadı. Ne yüksek ne uzak. Tam olması gerektiği kadar yakın: “İkinci kapı seni bekliyor!”