Simana'nın Günlükleri

Simana’nın Günlükleri – 18 – Beyaz Sessizlik

Simana, çağrının ardından hemen yükselmedi. Zaten göğe çıkanlar acele etmezdi; acele edenler daha yere tutunamamış sayılırdı.

Kayın ağacının önünde üç gece geçti. Üç gece boyunca ne davula vurdu ne ateş yaktı. Sadece ağacın gövdesine yaslandı ve dinledi. Ve ilk kez kendine baktı, yıllardan beri yapmadığı gibi.

Simana esmerdi. Cildi rüzgârla eskitilmişti ama hâlâ ışıltılıydı. Sanki gün batımında doğmuş bir toprak parçası gibiydi; ılık, çatlak, canlı.

Saçları uzundu, simsiyah ve dalgalıydı. Gençliğinde rüzgârla yarışırdı bu saçlar. Şimdi ise örülmeden salınırdı sırtında, bir nehir gibi ağır.

Gözleri iri ve hâlâ keskindi. Her bakışında sanki bir hayvan ürperir, bir çocuk susardı.
Yüzü yuvarlaktı, burnu küçüktü. Ama dudakları…Halâ çocukların şarkı söylediği bir kuyu gibiydi.

Durdu…Bekledi…Dinledi…

İlk gece, hiçbir şey olmadı. Bu, beklenen bir şeydi. Çünkü gök, kendisine hemen cevap verenlere güvenmezdi.

İkinci gece, rüzgâr geldi ama dalları kımıldatmadı. Sanki rüzgâr bile dokunmak istemiyordu o ağaca. Simana, bunun ne demek olduğunu biliyordu: Henüz çağrılan değil, çağrıyı taşıyan oydu.

Üçüncü gece, kayın ağacının gövdesinde çok ince bir çatlama sesi duyuldu. Ne bir kırılma ne bir açılma… Daha çok, eski bir sırrın gerinmesi gibiydi bu.

Simana ayağa kalktı. Avucunu ağacın gövdesine koydu. Ve ilk çentiği attı.

Bu çentik bir işaret değildi. Bir kapı da değildi. Bu, göğün kendisine sorduğu ilk soruya verilen cevaptı: “Buradayım.”

O anda dünya hafifledi. Bir gümüş tüy gibi döne döne yükseldi Simana. Ne hızlandı ne de yükseldiğini hissetti. Sadece, dünya onu tutmayı bırakmıştı.

Hava artık katı değildi. Rüzgâr yoktu, boşluk yoktu. Daha çok, fısıltının kendisi vardı. Sanki her şey konuşmayı hatırlıyor ama konuşmamayı seçiyordu.

Simana’nın bedeni yoktu. Ama düşünceleri vardı. Ve her düşünce, onu yukarı değil, içeriye çekiyordu.

Birinci kat, sanıldığı gibi yukarıda değildi. Ne yıldızların arasında ne de bulutların ötesindeydi .İlk anda anladı: Bu kat, yolun başlangıcı değildi. Yolun susturulduğu yerdi.

Sonra durdu…Bir şeyin içine girmişti. Ama bunun bir yer olduğunu söylemek mümkün değildi.

Her yer bembeyazdı. Ne ışık vardı ne karanlık. Görünür hiçbir şey yoktu ama hiçbir şey de eksik değildi. Bir ilahinin başlamadan sustuğu yer gibiydi burası. Dilin henüz doğmadığı, sözün yalnızca niyet olduğu bir zemin.

Simana yürümek istedi. Ayağı yere basmadı. Konuşmak istedi. Ama sesin karşılığı yoktu. Bu kat, konuşmayı reddediyordu.

Ve işte o zaman, bir siluet belirdi. Uzakta bir kadın duruyordu. Sırtı dönük, saçları uzun ve siyahtı. Omuzları, Simana’nın gençliğine benziyordu; henüz soru sormadan önceki hâline.

Kadın döndü. Yüzü yoktu. Gözleri olmayan bir yüz…Ama o gözsüzlük, bakmaktan çok görüyordu. Dudaklarıysa dikişle kapalıydı.

Kadın, iki parşömeni havaya kaldırdı. Üzerlerinde tanıdık işaretler vardı. Kam ilahileri…Simana’nın çocukken ezberlediği dualar…Zor zamanlarda sığındığı kelimeler…

Kadın, parşömenleri ateşe attı. Alev yoktu. Ama kâğıtlar yandı. Simsiyah bir duman yükseldi ve beyaz boşluğu lekeledi.

Simana’nın içi sızladı. Konuşmak istedi. “Ben…” dedi. Ama kelime düşmedi. Sonra içinden konuştu: Ben Tanrı’yı bulmak istiyorum. Sadece O’nu.

Kadın başını salladı. Ne onayladı ne reddetti.

Simana devam etti, çünkü susmak ona ağır gelmişti: ”Ben soruyorum, çünkü başka yol bilmiyorum.”

Kadın bir adım attı. Ve Simana’ya dokundu.

O anda binlerce ses Simana’nın içinden geçti. Ataların ilahileri, yaralıların yakarışları, kendi çocukluğunun soruları…Ama dışarıdan hiçbiri duyulmadı. Çünkü bu kat, sesi içeride tutan kattı.

Kadın elini kaldırdı. Avucunda tek bir şey vardı. Yazılmamış bir kelime. Söylenmemiş bir ses. Bir ilk harf.

Ve Simana anladı: Bu kat, cevap vermezdi. Bu kat, soru istemezdi. Bu kat, dua kabul etmezdi.

Birinci kat, insanın Tanrı’ya ulaşmadan önce kendi sesini bırakmak zorunda olduğu yerdi.

Simana gözlerini kapadı .Ne bir ilahi söyledi ne bir ad andı. Sadece sustu. Ve o susuşta, kadının yanından geçti. Ama bu bir yürüyüş değildi. Bu, bir terk edişti. Kelimenin, sesin, niyetin terk edilişi.

Simana gözlerini açtığında, kayın ağacının önündeydi. Birinci çentik derinleşmişti.

Ve Simana, gövdeye ikinci çentiği atmadan önce şunu düşündü: Göğe çıkmak, konuşarak değil, konuşmamayı göze alarak başlıyordu.

Yavaşça başını kaldırdı. Gece halâ yerindeydi. İlk katın beyaz sessizliği geride kalmıştı. Ateş sönmemişti ama alev almıyordu.

Dizleri hâlâ toprağa değiyordu. Ama ağırlığı değişmişti. Sanki bir şey omuzlarından alınmış, yerine adı konmamış bir dikkat bırakılmıştı. Yavaşça yerinden kalktı. Kemikleri değil, zihni gıcırdadı. Transın ardından beden sanki bir dağdan dönmüş gibiydi ama ruh hâlâ zirvedeydi.

Obaya doğru yöneldi. Yürürken fark etti: Rüzgâr bir şey anlatmıyordu, ama yönünü söylüyordu.

Bir kurt uludu uzaktan. Tehdit değildi bu; yerini bildiren bir varoluştu.

Otların arasından yükselen koku, hangi mevsimde olduğunu fısıldıyordu.

Toprak nemliydi. Henüz yağmur olmamıştı ama yağmurun niyeti vardı.

Simana anladı ki dinlemek, birinin konuşmasını beklemek değildi.

Dinlemek; hayvanın sesinde korkuyu değil, mesafeyi duymaktı.

Bitkinin kokusunda, şifayı sezmekti.

Taşın soğukluğunda ,yük taşımaya hazır olup olmadığını anlamaktı.

Ve yıldızlara bakarken bir cevap aramamak ,sadece orada olduklarını kabul etmekti.

Obaya vardığında kimseye bir şey anlatmadı. Ateşin başına oturdu .Suyu içti ama acele etmedi. Eşiği geçerken durdu. Bir an bekledi.

Ve içinden şunu geçirdi:İlk kat, susmayı öğretmedi.İlk kat, dinlemenin ne kadar geniş olduğunu gösterdi.

Çünkü dinlemek, sadece sesleri değil, dünyanın sana kendini anlatma biçimini kabul etmektir.