Simana'nın Günlükleri

Simana’nın Günlükleri – 14 – Yelbegren

Aradan günler geçmişti. O gece oba sessizdi; sessizlik bile yerini arıyordu.

Uzaklardaki çakalların ince ulumaları, ateşin çıtırtılarına karışıyor; sanki karanlık, kendi içinden sesler çıkararak nefes alıyordu.

Simana çadırının önünde oturuyordu.

Elinde kayın kabuğuna sarılmış bir ot demeti, kucağında başkamın verdiği küçük dua taşı… Parmakları taşın pürüzlerinde oyalanırken gökyüzüne baktı. Ay, o tanıdık ve serin yüz, yavaşça karar­maya başladı.

Obanın ortasına bir uğultu yayıldı. Kadınlar başlarını eğdi. Erkekler çocukları yanlarına topladı.

Fısıltılar, rüzgârın arasından sızdı:

“Yelbegren…”

“Geldi.”

“Ejderha gökte… Ayı yutuyor.”

Altaylılar bilirdi:

Yelbegren, ejderhaya benzeyen bir gök ruhuydu. Ayı yutar, çünkü ay kutsaldı. Ve karanlık, kutsalı kıskanırdı.

Bir tutulma başladığında oba sessizliğe gömülürdü. Dua etmekten bile korkarlardı. Çünkü söz, bazen karanlığı beslerdi.

Ama Simana ayağa kalktı.Göğe baktı; korkuyla değil, tanıma hissiyle.

Sanki bu kararma, ilk kez karşısına çıkmıyordu. Sanki bu an, uzun zamandır yürüyerek geliyordu ona.

O sırada bir çocuğun alnı yanıyordu. Ve oba, gözlerini Simana’ya çevirdi.

Kimse ona “gel” demedi. Ama herkes gözlerini kaçırarak yalvardı. Simana bunu duydu.

Göğsünde, yıllardır söylenmemiş kelimeler birikmişti; bir ağaç kovuğuna dolan kar gibi, ağır ve sessiz.O gece, ilk kez açılacaklardı.

Göğe baktı.

Ve başkamın bir gece, ateş sönmeden önce fısıldadığı sözler yüreğinden döküldü:

“Ülgen vardır…

Göklerin en yücesinde taht kurar.

Gecenin en sessiz anında, bir nefesin ardına saklanarak konuşur.

Onu gözlerinle değil, susarak duyarsın.”

“Umay Ana vardır…

Gözyaşını göğsüne alır, çocukların uykusunu örter.

Bir bebek uykusunda gülümsüyorsa, Umay o gece nefes olmuştur.”

“Ve Erlik…

Köklerin altında sessizce bekler.

O karanlık değildir; yalnızca dönüşü hatırlatır.

Ona korkuyla değil, saygıyla bakılır.”

Simana bu üç ismi ilk kez gerçekten duydu. Bugüne dek işitmişti; o geceyse anlamıştı.

Ülgen, dualarına nefes olacaktı.

Umay, ellerine yumuşaklık verecekti.

Erlik ise ölümü değil, korkusuzluğu taşıyacaktı.

Tilki kolyesine dokundu. Tahta, sıcak tenine gömüldü.

Sanki tilki gözlerini kapatmıştı; düşünceler sustu. İçinde tek bir his kaldı:

“Geç artık kapıdan.”

Yavaşça ayağa kalktı.Davulunu almadı.

Bu gece ruhları davulsuz çağıracaktı.

Ateşe yaklaştı.Gözlerini kapadı. Ve ilk kelimeyi söyledi. Bu bir dua değildi;bir niyetti.

İkinci kelime de geldi ; bu bir büyü değildi, bir ricaydı.

Sonra üçüncü… Dördüncü…

Artık Simana’nın sesi yoktu.

Ateş, onun dilini almış; dumanla birlikte göğe savuruyordu.

O gece Simana,ilk kez bir kam gibi dua etti, bir küçük kız gibi korktu, bir ruh gibi kapıdan geçti.

Ve o anda, ay gözle görülür biçimde yeniden açılmaya başladı.

Yelbegren’in yutamadığı ışık, göğün siyah yüzünü yardı.

Uzak bir çadırda, çocuk derin bir nefes aldı.

Simana yere çöktü.

Ama bu bir yorgunluk değildi.Bu, bir ağırlığın yerini bulmasıydı.

Ertesi sabah çocuk ateşsiz uyandı.

Obadaki sessizlik bu kez korkudan değil, şükürden doğmuştu.

Simana rüzgâra baktı.Ve içinden, artık geri dönmeyecek bir yerden gelen sesi duydu.

Bu bir çağrı değildi; çoktan verilmiş bir sözün hatırlanışıydı. Şimdi,her şey yeni başlıyordu…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir