Simana'nın Günlükleri

Simana’nın Günlükleri – 12 – Kambaksı Toy

Geceyle gündüzün birbirine dokunduğu o ince aralıkta, yıldızlar henüz göğün koynundan dışarı süzülmeye başlamışken…

Dağların eteklerinde küçük bir ateş yanıyordu.Ateşin dili, yalnızca ışık değil, bir çağrı taşıyordu; görünmeyen bir kapıyı aralamak için yanıyordu sanki.

Oba halkı, ateşin çevresinde çember olmuştu.

Ne nefesler vardı ortada ne de fısıltılar.

Toprak, eski bir yaranın kabuğu gibi sessizdi.

Rüzgâr bile yalnızca tütsülerin kokusunu taşıyıp geriye çekilmişti.

Ay, bir Türkmen kızının sessiz tebessümü gibi göğe asılmış, olacakları izliyordu.

Dokuz erkek ve dokuz kız çemberin kuzey ve güneyine dizilmişti.Başları eğikti; çünkü şimdi göz kaldırmak, bir sırrı delmeye kalkışmak demekti.

Ve çemberin tam ortasında…

Simana.

Ne korkuyordu ne de kendine pay çıkarıyordu.Çünkü korkuyu da övgüyü de çoktan yürüyerek geçmişti.

On dokuz yaşındaki bedeni, yüzlerce yıllık bir ruhu taşıyormuşçasına vakurdu.

Ateş yüzüne vurdukça esmer tenindeki izler, küçük gölgelere ve siyah beneklere dönüşerek kıpırdıyordu;saçları rüzgârda ağır ağır hareket ediyordu. Gözleri hem sakindi hem de saklayamadığı bir ürpertiyle titreşiyordu.

O gece Kambaksı Toy başlamıştı.

Kam adayının ilk yemini, ilk davul vuruşu, ilk transı…

Her şey dokuz günün sonunda, işte bu gece tamamlanırdı.

Başkam Tüleç, Simana’nın ardındaydı.Üzerinde samur omuzluk, başında gümüş halkalı göğü simgeleyen külah…

İnce parmaklarıyla geyik postundan yapılmış davulu yere bıraktı.

O davul, kırk yıldır ruhların kapısını açmış, ölüleri uğurlamış, dirileri uyandırmıştı.

Ama bu gece bambaşka bir doğuma şahitlik edecekti: Bir kamın doğumuna.

Simana günlerdir yemek yememişti;sadece su ve kayın kabuğundan demlenen acı çayı içmiş, beklemiş, derinleşmişti.

Son üç gecedir aynı rüyayı görüyordu:

Bir varlık, ona yalnızca gözlerini gösteriyor, hiçbir şey söylemeden uzaklaşıyordu.

Ve Simana, uyandığında göğsünün tam ortasında tanımlayamadığı bir sızı buluyordu.

Bu sabah, bedeni hafifti ama başı ağırdı. Dili kuru, kalbi ise kanla ıslanmış gibiydi.Başkam yalnızca bir cümle söylemişti ona:

“Bugün, içindeki eski seni toprağa vereceğiz.

Ve gövdenden yeni bir ses yükselecek.”

Dokuzuncu gün geldiğinde, Simana’nın alnına tütsülenmiş kara isten üç çizgi çekildi:

Biri doğum, biri ölüm, biri gök ile ruh arasındaki döngüydü.

Ve davulun sesi başladığında, gökyüzünün yer değiştirdiğini hissetmeyen kimse kalmadı.

Simana gözlerini kapadı.

Dağ susmuştu. Ateş susmuştu. Dünya susmuştu.

Sadece davul vuruyordu ; kalbin içinden yükselen bir dalga gibi.

Titremeye başladı.Gözleri karardı.Kasıkları çekildi, elleri kontrolsüzce kıvrıldı.Göğsünden anlamı olmayan, ama dünyanın özüne dokunan bir ses döküldü.

Bir inilti…

Bir şarkı…

Bir çığlık…

Bir doğum sancısı…

Sonra ansızın ayağa fırladı.Göğsünden vahşi bir hayvanın boğuk haykırışı koptu.Zıpladı.Ayakları yere vurdukça çadırın içindeki hava titredi.

Kolları göğe kalktı, bedeni kıvrıldı.Ağzından köpükler döküldü.Ve sonunda yere yığıldı.

Oba nefesini tuttu.

Başkam, ağır adımlarla yaklaştı.

Simana’nın alnına elini koydu.

Ve yalnızca bir kez konuştu:

“Gitti.”

“Ruhlar katında şimdi…”

Kimse ağlamadı.

Çünkü bu bir ölüm değildi.

Bu, bir kemik kalma anıydı ;bir ruhun kabuğunu kırıp göğe sızdığı, ilk transın kapısını açtığı o an.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir